Kategori: Emek ve Değer Teori
Yayınlanma: 17 Şubat 2012 Gösterim: 4237
Yazdır

‘Biz’ kavramı, ‘kendimiz’i ifade edebileceği gibi, ‘kendimiz’in içinde bulunduğu genel devrimci hareketin bütününü de ifade edebilir. Genelin adına, bir başkası adına kullanılacak ‘Biz’, bize ait bir düşünme biçimi değildir. Varlık, bir başkası üzerinden kendisini konuşturur. Varlık, bir başkasında değil, kendisinde

kendini konuşturmalıdır. Bu bağlamda kullanacağımız ‘biz’, genelin içinde bulunan ‘kendimiz’ olarak algılanmalıdır. Okuyucu kendimizde kendini bulursa bizim için mutluluktur.
Biz, kapitalizmi, ‘emperyalizm’ ve ‘faşizm’ olarak tanıdık; ya da ‘emperyalizm’ ve ‘faşizm’ üzerinden tanıdık ve kapattık. Biz Marx'ı, Lenin olarak ya da Lenin üzerinden tanıdık ve kapattık. Ne Marx'ı okuduk ne de kapitalizmin eleştirel çözümlemesine devam ettik.
Bilgi çatışmanın ürünüdür; kendi başına bir tarihi yoktur. Çatışmayı burjuva özlü sorunlar üzerinden kurarak, politik teori-pratiği, yapılmamış burjuva devrimlerini yapmak, tamamlanmamış burjuva demokrasilerini tamamlamak olarak yapılandırdık. Anti-kapitalist politik ve toplumsal süreçleri, devrim sonrasına bıraktık ve başaramadık. Doğru muydu, yanlış mıydı? Bu soru şu an için bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren temeliyle de talisiyle de, günümüzde devrimci çatışkının özünün-görüntüsünün doğrudan anti-kapitalizm olduğudur. Bizim için artık anti-kapitalizm devrim sonrası bir politik süreç değil, tam tersi devrimin ontolojik kurucusudur. Bu çatışma bizi yeniden kapitalizmin politik eleştirisine ve yeniden Marx'a götürmektedir. Kendimizi kapattığımız uzam ve zamanda, anti-kapitalizmi ve Marx'ı sıkıştırdık ve kendimiz de tıkandık. Kapitalizmin içkin politik eleştirisini özgürleştirerek anti-kapitalizmin politik pratiğinin önünü açmak gerekiyor. İşte o zaman Marksizm, politik olarak yeniden kurulacak; virtüel'den aktüele geçecektir.
Özgürlük, ölçülemez emeğin yaratıcılığı, istenç gücü ve arzusudur. Bizim açımızdan devrimci tarih ve gelecek özgürlüğü ifade eder. Ölçülebilir değer olan sermayenin tözü emektir. Ölçülemez emeğin tözü ise özgürlüktür. Devrim, özgürlüğün düşünce ve uzamının birliğidir. Marx, özgürlük mücadelesi geleneğinin hepsini kapsamaz; fakat önemli bir yere bütün ağırlığıyla oturur. Bizim politik düşünme kültürümüz açısından ‘Doğru’, tek ve tam ya da eksiklikleri barındıran ‘tek’ değildir. Doğru bir öznelliktir ve yanlışlarını taşıyan pek çok formu vardır. Bu, bizim kendimizi eleştirel kılmamızı ve özgürlük kıtasında bulunanları bir öteki olarak değil, bir çokluk, kurucu bir zenginlik olarak anlamamızı sağlar.
‘istiz’, bir ‘izm’i doğrunun merkezine koyar. Bu da yetmez, ‘izm’in temsiliyetini tekel altına alır. ‘ist’ ‘izm’i kapatmış ve tahakküm altına almıştır. Artık ‘ist’, ‘izm’e göre değil, ‘izm’, ‘ist’e göre yapılanılacaktır. ‘ist’, ‘izm’ üzerinden kendini konuşturarak saklayacaktır. Marksizm, bir örgütün ve bir devletin resmi ideolojisi haline getirilemez, mumyalaştırılamaz ve putlaştırılamaz. Biz hiçbir ‘izm’in ‘ist’i değiliz. Kendimize marksist demiyoruz. Fakat bize marksist denmesinden de onur duyarız. Biz, özgürlük geleneğinin bütün ama bütün sokaklarında özgürce gezmekten, unutulmuş, sindirilmiş, örtülmüş, saklanmış, öldürülmüş yüzleri görünür kılmaktan ve görmekten, öğrenmekten mutluyuz.
Bize göre Marx, unutulmuştur.

Töz ve Tin

Tin, varlıkta yokluk ya da yoklukta varlık olarak oluş içersinde düşünce üzerine düşünmedir. Düşüncenin düşünme üzerinde düşüncesidir. Devinim, düşüncenin düşünme üzerinde düşünmesinin ilişkiselliğidir. Sonlu olan, sonlu varlıklar arasındaki ilişkisellik, tinin, kendisiyle olan ilişkiselliğidir. Çelişki, bu ilişkiselliğin devinimidir. Çelişki, tinin, varoluşu, kendisini olumlamasıdır. Varlığını devam ettirmesinin içkinliğidir. Varlık, yoklukta var olması için kendisini ‘sonlu’da, bir ‘başka’da olumsuzlar. Olumsuzlanan sonlu, ‘başka’ kendisini olumsuzlayarak ‘Tin’e döner. Bu bağlamda olumsuzlamanın olumsuzlanması ‘Tin’in, varlığın kendisini olumlamasıdır. Varlık, ‘başka’da, ‘başkalar’da kendini kurar ve tanımlar. ‘Tin’, başkasında kendisidir. İdea'ın ideayla ilişkisinde bütünlük, kavramdır. ‘Ben’, ‘başka’ çelişkiselliğinde ‘ben’, ‘başka’ ile özdeştir. Çelişki ve çatışma kavramları, varlığın bütünlüğünü koruyan devinimdir. Sonlu olan, ilişkisel olan ve devingen olan tarih, ereksel nedensellikte kendini kapatmış mutlak ve tam olan tarih-dışılığa indirgenmiştir. Diyalektik tarih-dışılığın kurucusudur. Bilinebilir, ölçülebilir olan art-zamanlılık, ereksel nedensellik bağlamında ölçülemez ve bilinemez olan eş-zamanlığın öznel yaratıcılığını yok etmiştir.
Töz, düşüncenin düşünce ile olan ilişkisi değil, varlığın varlıkla fark üzerinden ilişkisidir. Töz, düşünce ve maddenin ontolojik birliğidir; tözde madde-düşünce ikiliği ve hiyerarşisi yoktur. Metafizik, düşünce ve madde ikiliği ve bunlar arasında hiyerarşi kurar. Düşünceyi bu hiyerarşinin temeline-tepesine oturtur. Düşüncenin temel alınması metafiziğin özü değildir. Bunun böyle algılanması büyük bir eksikliktir. Metafiziğin özü, ister düşünce olsun, ister madde olsun, ereksel nedenselliğe bağlı olarak, belirleyen fakat belirlenmeyen determinizmdir. Eğer siz, düşünce-madde ikiliği ve hiyerarşisi kurar, bunun temeline de ‘madde’yi oturtursanız metafiziğin içersindesiniz demektir. Ve metafizikte tarih yoktur.
Töz'de varlık, somut güç ve iktidar ilişkisidir. Varlık ve güç ikiliği yoktur. Güç varlığın içkin arzusudur. Varlık gücünde farktır. Varlık kendisiyle ilişkiselliğini, farkıyla çatışkısını kurar. Varlığın kendisiyle ilişkiselliğinde temel olan, kendini olumsuzlama değil olumlamadır. ‘Başkalaşma’ olumsuzlanmasıyla kendine yabancılaşarak kendiyle ilişkilenmez. Kendiyle ilişkilenmesi ‘çokluk’tur ve ilişkiselliğinde barışıktır. ‘Başkalaştırma’ tahakkümüne ve iktidar ilişkisine girmez. Fakat kendisinin ‘başkalaştırılma’ iktidar ilişkisinde, ‘fark’ çelişkiye değil çatışmaya dönüşür. Tin'de, varlığın kendiyle ilişkisini kuran çelişki, tahakküm ve devlet'te kendini üretirken; töz'de, çatışkı isyanı, özgürlüğü, devrimi ve tarihi üretir.
Politik okuma, tarihsel-toplumsal maddi güçleri, bu güçler arasındaki çatışmayı ve tarihi öne çıkarmaktır. Politiklik, tarihi kurmaktır.
Marx'ın okulunda öğrenci olarak emek-değer teorisinin dersini çalışırken ezberci olmadık. Eleştirel bir çözümlemeyle kavramaya çalıştık. Bu dersin Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Ücretli Emek ve Sermaye, Kapital I, II, III, Grundrisse ve Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi kitaplarının sayfalarında saçımızı başımızı yolarken bu işin kolay olmadığını, bir ömür emek, çaba gerektirdiğini anladık. Bu yazı, bu emek ve çabanın ifadesidir, çaba düşerek kalkarak devam edecektir.
Bizim açımızdan, Marx'ın kapitalizm çözümlemesinde kullandığı temel anahtar emek-değer ilişkisi ve buna bağlı olan ‘sermaye’ kavramıdır. Marx'ta tin, sermaye; töz ise emek'tir. Sermaye, toplam sermaye döngüsünde ve döngünün içinde bir uğrak olan üretim sürecinde başkalaşımlara ve yabancılaşmalara uğrayarak, kendi çelişkisi içersinde kendisiyle ilişkilenerek devinir. Bu devinim yapısal olarak krizli, çelişkili ve bunalımlıdır. Fakat hiçbir engel tanımaz, ta ki, sermaye coğrafi olarak dünyayı kapatana ve kendini devindiren toplumsal olarak ölçülebilir emek-zamanı kendi elleriyle ortadan kaldırana kadar. Gerçekçi bir devrimin zemini, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimini ortadan kaldırmasıdır. Bu da sermayenin kendini olumlamasının sonucudur. Sermaye kendi elleriyle kendi koşullarını çözer. Devrimin zamanı o zamandır. O zaman gelmeden ‘Devrim’ kuşkuludur. Kapital I, II, III' te bu durum net görülmez; fakat kokusu alınabilir. Grundrisse'nin son bölümlerinde ise her şey çok açıktır. Grundrisse okunmadan Gotha ve Erfurt Programının Eleştirisi’nin satırları anlaşılamaz. Büyük bir talihsizliktir ki Grundrisse 1939'da ilk kez Ruşça basılmıştır. Lenin'in okuyup okumadığı, neden 1939’a kadar basılmadığı bizim tarafımızdan bilinmemektedir.
Marx'ta tin olan sermaye ile töz olan emek arasındaki ilişkide bir eksiklik, bir yanlışlıktan daha çok bir boşluk olduğunu düşünmekteyiz. Negri, bu boşluk üzerine düşünmektedir. Sonuçlarının doğruluğu ve yanlışlığı çok önemli değil, önemi bu boşluk üzerine düşünmesidir. Marx'ı politik bir yerden okumak ve konuşturmak açısından diyalektik ile bu boşluk doldurulamamaktadır. Spinoza, Nietzsche, Foucault, Deleuze ve Guattari vb. üzerinden kafa patlatmak bu çabadandır. Düşüncemiz, bu boşluğun bir yamalamayla giderilebilecek bir boşluk olmadığı yönündedir. Bütün taşlar sökülebilir ve Marx'ın yeniden kurulmasına götürebilir.
Marx'ın bütün yapıtlarını bir metin olarak düşünürsek, ilk cümle, metnin son cümlesinin, son cümle metnin ilk cümlesinin kurucusudur. Kapital I’in, Grundrisse okunmadan, okunması büyük bir eksikliktir. Bu bağlamda, Marx, altı başlığı kaleme almayı planlamıştı: sermaye, toprak mülkiyeti, ücretli emek, devlet, dış ticaret ve dünya pazarı. Baştan üçünü yazdı; fakat diğer üçünü yazamadı. Belki de Marx'a yapılan bütün haksızlıklar, bu başlıkların kaleme alınmamasının getirmiş olduğu boşluktandır.

Değer Üretim Biçimi
Ev, aile ve yasa kelimelerinin etimolojik köklerine uğramamız gerekiyor. Yunanca'da ‘ev’, ‘yönetim’ anlamına gelen ‘oikos’ olarak geçiyor. ‘Aile’ yani ‘Familia’, evcil köleden gelen, efendiye bağlı köleler bütünüdür. ‘Nomos’ ise, yasa anlamına gelmektedir. ‘Oikos-nomos’ ‘ekonomi’ sözcüğünün köküdür. ‘Ekonomi’, yasa ve yönetim anlamına geliyor. Yasa ve yönetimin nesnesi, insan hayatı ya da insanla insan ilişkisini ifade eden toplumsal hayat, toplumsal bedendir. Köleci ve feodal toplumlarda aile üretim alanıdır ve toplumsal hayatın bütününü kapsar. Ekonomi, yani yasa ve yönetim, toplumsal hayatı kapatır ve insan bedenini toplumsal tahakküm, denetim, disiplin ve kontrol altına alır. İktidar, insan bedeninin toplumsal denetim altına alınmasıdır. İnsan bedeninin toplumsal denetim altına alınmasının çözümlenmesi yani özü, toplumsal ilişkileri kuran ve toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimini sağlayan ‘Değer Üretim Biçimi’dir.
Öz ve biçim... ‘Biçim’, bizim açımızdan özü saklayan bir yanılsama, yabancılaşma ve bir görüngü değildir. ‘Biçim’, tarihsel ve toplumsal olarak koşullandırılmış maddi ilişkilerdir. Belirleyen öz neden, belirlenen biçim sonuç bağlamında, sonuçtan bağımsız öz neden metafiziktir. Öz ve biçim arasında art-zamanlılık ya da hiyerarşik bir ilişki kurulamaz. Öz, somut maddi bir biçimin, oluş sürecindeki ilişkiselliklerin bütünselliği, canlı devingen soyutlanmasıdır. Öz bir dolayımlılık ilişkisidir; ilişkiselliğin devimine göre değişen bütünselliktir. Marx açısından öz, dolayımsallık, soyut olan ilişkiselliktir. Bu bağlamda Değer üretim biçimi, maddi bir ilişki olan ‘İktidar’ kavramının özü'dür. Ekonomi-politiğin eleştirisi, ekonominin politik özünü açığa çıkarmaktır. Bir başka deyişle toplumsal hayatın üretimi ve yeniden üretiminin iktidar işleyişini anlamaktır. İktidar, ekonominin yoğunlaşmış biçimiyse, ekonomi de iktidarın en yoğunlaşmış biçimidir. Değer üretme biçimi, İktidar ve ekonominin, ontolojisidir, eş-zamanlılık ilişkisi içersinde kurucudur ve kurulanları koşullandırır. Bundan dolayıdır ki Marx, toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimini devindiren metadan, değişim değerinden başlar.

Toplumsal Sınıf Üretme İlişkisi

Ürün, kullanım değeri üzerinden üretilebilir. Köle, köle sahibine, serf, feodal beye kullanım değeri üzerinden servet üretebilir. Fakat bu meta değildir. Ürünün meta olabilmesi için kullanım değerini tüketecek olan sahibin belli olmadığı bir başkası için değişim yoluyla devredilecek toplumsal kullanım değeri özelliği taşıması gerekir. Kapitalizmin özgünlüğü, toplumsal ilişkileri, değişim yoluyla derinlemesine ve genişlemesine coğrafi ve kültürel sınır tanımaksızın devindirmesidir. Kullanım değeri üzerinden ürün niteliksel bir özelliğe sahiptir ve değişim, bu niteliksel farklar üzerinden kurulamaz. Değişim, ürünler arasında niceliksel olarak eşitlenerek gerçekleştirilir. Bu bağlamda ürün meta olacaktır. Metalar, birbirleri ile karşı karşıya geldiklerinde niteliksel farklarıyla değil niceliksel eşitlikleriyle konuşacaklardır. Değişimde eşitliği belirleyen bu niceliksellik, ürünün içeriğini, metanın değerini belirleyen toplumsal emek tarafından belirlenen emeğin niceliğiyle ölçülür. Toplumsal emeğin soyut toplamı emeğin niceliğiyle ölçülebilir kılınarak somut bir eşitlik haline gelir. Bu bağlamda metanın değerini belirleyen, onun kullanım değeri değil değişim değeridir. Bir başka ifade ile, toplumsal emek-zaman miktarıyla belirlenmiş, meta’da bulunan donmuş emek miktarıdır. Bu durum kapitalizmin meta’da saklı gizi, devingen ruhudur. İnsanla insan arasındaki toplumsallık, metalar arasında toplumsal ilişkiye dönüşmüştür. Emeğin yarattığı ürün, meta olarak emeğe hükmetmektedir. Ölçülebilir donmuş emek-değer, ölçülemez emeği kapatmıştır. İnsan, metanın toplumsal ilişkisi altında tahakküm altına alınmıştır. İnsanın özünü toplumsal ilişkilerin niteliği belirler. Toplumsal ilişkilerin metalaşması altında insan metalaşacaktır. Metalaşma, kapitalist toplumsal hayatın üretimi ve yeniden üretiminin içkin devinimidir. Toplumsal hayatın metalaşma ve metalaştırma ilişkisi, toplumsal sınıf üretme ilişkisidir. Bu bağlamda üretim kavramı, fabrika mekanına indirgenemez. Genel anlamda üretim kavramının mekanı, toplumsal beden ve insan bedenidir; biyo-politik üretim bağlamında yaşamdır. Ölçülebilir emek-değer, sermayenin başkalaşmış kendisiyle kurmuş olduğu ilişkidir. Bu bağlamda sermaye, toplumsal sınıf üretme ilişkisidir. Bu durum görülmeden sermayenin kişilikleşmiş biçimi olan kapitalisti üreten mekana, fabrikaya gidilemez. 

Toplumsal Emek-Zaman

Emek-zaman değişkendir; emeğin üretkenliğindeki değişime göre değişir. Emeğin üretkenliği ise toplumsal koşullara bağlıdır. Bu koşullar,

‘işçilerin ortalama beceri düzeyi, bilimin durumu ve onun pratikte uygulama derecesi, üretimin toplumsal örgütlenmesi, üretim araçlarının boyutları ve etkinliği ve fiziksel koşullar sayılabilir.’(1)

Marx, Grundrisse'de bu toplumsal birikim düzeyine ‘genel zihin’, ‘toplumsal zeka’ demiştir. Toplumsal genel zeka, toplam toplumsal sermayenin soyutlanmasını ve gücünü gösterir. Toplumsal sermayenin soyut gücü toplumsal genel zeka, kendisini üretim araçlarının teknolojik gücünde somutlar. Teknolojik gelişme, emeğin verimliliğini artırırken sermayenin organik bileşimini değiştirir. Sabit sermayenin miktarını artırırken değişen sermayenin miktarını düşürür. Gerekli emek zamanını küçültürken art-emek zamanını uzatır. Bu durum, artı-değer miktarının artırılmasıdır.

‘Emek sürecinin teknik koşullarında öylesine köklü bir değişlik olabilir ki eskiden 10 işçi düşük değerde on alet kullanarak nispeten küçük miktarda hammadde işlerken, şimdi bir işçi pahalı bir makineyle yüz kat daha fazla hammadde işleyebilir. Bu durumda kullanılmakta olan üretim araçlarının toplam değerinin temsil ettiği değişmeyen sermaye son derece büyür, oysa emek-gücüne yatırılmış değişen sermaye büyük ölçüde azalır. Bununla birlikte, böyle bir devrim, yalnızca değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki nicel ilişkiyi, ya da toplam sermayenin değişmeyen ve değişen sermaye öğelerine bölünme oranını değiştirir...’ (2)

Sermayenin zorunlu yasası, üretici güçleri sürekli geliştirmektir. Bu durumun iç içe geçmiş iki nedeni vardır. Birincisi, piyasada sürekli bir rekabetin varlığıdır. Üretim araçlarındaki teknolojik üstünlük, emeğin verimliliğini yükseltir, artı-değer miktarını artırır ve değeri yaratan canlı emeğin gerekli emek zaman miktarını düşürür. Bu durum, metanın değerini belirleyen donmuş emek zamanını azaltacağından meta’yı ucuzlatır. Bu rekabette, teknolojik gerilik iflas demektir. Bu bağlamda tekelleşme sermayenin doğasıdır. İkincisi, artı-değeri sermayeleştirerek üretken sermayeye çevirmek, değeri yaratan canlı emeğin üretkenliğiyle sermayeyi genişletmek ve büyütmektir. Bu bağlamda kapitalizm, üretici güçlerin gelişmesine asla engel olmaz; tam tersi kar hırsıyla üretici güçleri geliştirmek zorundadır. Ta ki, değeri yaratan canlı emeğin, emek süresi içindeki gerekli emek-zamanını belirleyen toplumsal emek- zamanının ortadan kaldırılmasına dek.
Görüldüğü gibi, üretkenlik, artı-değer, üretim araçlarındaki teknolojik gelişmeyle; teknolojik gelişme, toplumsal emek-zaman miktarıyla; toplumsal emek-zamanı, toplumsal genel zeka ile; toplumsal genel zeka, toplumsal sınıf üretme ilişkileriyle ilişkisellik içersindedir. Bu ilişkisellik eş-zamanlı bir ilişkiselliktir. Birbirini etkileyen, koşullayan organik bir ilişkiselliktir; oluş ve kendini gerçekleştirmede birikimdir. Bu bütünsel ilişkiselliğin bir art-zamanı, bir hiyerarşisi yoktur. Bu da sermayenin doğasından kaynaklanır.

Kapitalizmin Tin’i Sermaye
Bir kesim Marksist, ‘üretim’ kavramını fabrika mekanına sıkıştırmıştır. Birazcık dolaşım alanından bahsedilse sesler yükselir. Çünkü sermaye artı-değere indirgenir. Sömürü de yalnızca oradadır. Sermaye ve sömürü oradaysa sınıf mücadelesi de oradadır. Fabrika dışı mücadelelere küçümseyerek bakılır.
Sermaye hiçbir maddi biçime mekana, uğrağa indirgenemez. Maddi biçimler, mekanlar ve uğraklar, tin olan sermayenin olumsuzlanmasıdır; sermaye bu olumsuzlanmalara takıldı mı krizlere, buhranlara, komalara girer. Meşhur ‘Kriz Teorileri’nin arkasında sermayenin bu olumsuzlanma noktaları yatar.

‘Sermaye kolektif bir üründür, ve ancak bir çok üyenin birleşik eylemiyle hatta son tahlilde toplumun tüm üyelerinin birleşik eylemiyle harekete geçirilebilir. Demek ki sermaye kişisel değil, toplumsal bir güçtür’.(3) ‘...Sermaye bir şey olmayıp, şeyler aracılığı ile kişiler arasında kurulan toplumsal bir ilişki...’dir (4). ‘... Sermaye de bir toplumsal üretim ilişkisidir. Bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumun üretim ilişkisidir.’(5) ‘Sermaye basit bir ilişki değil, farklı aşama ve öğelerinde daima sermaye olarak kalan bir süreç olarak anlaşılmalıdır. İncelenmesi gereken o halde bu süreçtir.’(6) ‘... Sermaye, dolaşımın öznesidir; dolaşım onun yaşam sürecidir. Buna karşılık, sermaye bir bakıma dolaşımın tümünde dolaşan sermaye ise, bir evreden öbürüne geçiş süreciyse, aynı zamanda bu evrelerin her birinde özgül bir biçimde vazedilmiş, hapsedilmiş, bütünsel sürecin öznesi olma niteliği olumsuzlanmıştır. Her tikel evrede, sermaye dolaşım sürecinin öznesi olarak varlığının olumsuzlanmasıdır. Dolaşmayan sermayedir. Sabit sermaye, daha doğrusu durdurulmuş, bağlanmış, koşması gereken parkurun bir evresinde, bir özgül cephesinde bağlanmış sermayedir. Bu evrelerden birinde takıldığı ve evre akışkan bir dönüşüm süreci olarak tezahür etmediği sürece -ki her evre belli bir zaman alacaktır- dolaşmamaktadır, sabitleşmiştir. Üretim sürecine takıldığı sürece, dolaşıma girme yeteneğini yitirmiştir; fiilen değersizleşmiştir. Dolaşımda takıldığı sürece, üretme yeteneğini yitirmiştir; artı değer üretmemekte, sermayeye özgü etkinliği gösterememektedir. Piyasaya atılamadığı sürece, ürün biçiminde katılaşmıştır; piyasada kalmak zorunda olduğu sürece meta biçiminde katılaşmıştır. Üretim koşullarıyla mübadeleye girmediği sürece, para biçiminde katılaşmıştır. Son olarak, üretim koşulları koşul olarak kalıp üretim sürecine girmedikleri sürece yine katılaşmış ve değersizleşmiştir. Tüm bu evreler boyunca yol alan özne, hareket halindeki birim, dolaşım ve üretimin süreç halindeki birliği olarak sermaye, dolaşan sermayedir; evrelerin her birinde bağlanan, farklılaşmış biçimlerinde gözüken sermaye sabitleşmiş sermayedir, bağlı sermayedir. Dolaşan sermaye olarak, kendini sabitleştirir, sabit sermaye olarak dolaşır. O halde ilk başta dolaşan sermaye ile sabit sermaye ayrımı, sermayenin sürecin birliği ya da öğelerinden biri olarak görülmesine bağlı biçimsel bir belirleme şeklinde tezahür etmektedir.’(7)

Sermaye, toplumsal güç, toplumsal ilişki, bir toplumsal sınıf üretim ilişkisi, maddi olmayan bir öznedir. Sermaye gayri-maddidir; yok-yerdedir, çünkü heryerdedir. Ortada bir mistiklik var. Bu mistiklikten hiç de rahatsız değiliz. Marx'ın Grundrisse ve Kapital’i yazarken tekrar tekrar Hegel'in Mantıkbilimi’ni okuduğunu biliyoruz. Grundrisse'nin her sayfasında bu mistikliğin güzel kokusunu bulabiliriz. Diyalektiğin bu güzelliğinden hiç rahatsız değiliz. Rahatsızlığımız, kafası üzerinde duran diyalektiği ayakları üzerine oturtmamıza rağmen Hegel diyalekliğinin evrimciliğinin aşılamadığı üzerinedir. Hegel diyalektiğini idealizmden kurtarıp materyalizm üzerinden üretmek, Hegel diyalektiğinin tarih-dışıcılığından bizi kurtarmamaktadır. Hegel'de tinin tarihsel toplumsal uğrakları devlet'te sonlanırdı. Zorunlu olanın usallığında... Bütün çatışmalar, devrimler zorunluluğa ayak uyduramayan ussallığın usdışılığına karşıdır. Tarih tinin tarihidir; çatışmalar tinin kendisiyle olan iletişimidir. Marx'ta iki kapalılık potansiyeli vardır. Birincisi, tarihin üretici güçlerin gelişme tarihi olduğu saptamasıdır. Bu saptama, geçmişe de çalıştırılır geleceğe de. Gerçekçi bir devrimin tarihsel koşulları üretim ilişkilerinin üretici güçlere engel olmasıyla mümkündür. Tarih böyle okunur ve gelecek böyle konuşturulur. İkinci kapalılık birincisiyle bağlantılıdır: Sermaye üretici güçlerin gelişmesini durdurduğunda yıkılacaktır. Diğer bir deyişle sermaye üretici güçleri geliştirme dinamiği taşıdığı sürece, sömürülseniz de, tahakküm altında ehlileştirilseniz veya kırsanız dökseniz, yıksanız da sermaye kendisini toparlayıp yoluna devam edecektir. İşte rahatsız olduğumuz nokta budur. Lenin Ekim Devrimi’yle bu tarih dışılığı kırdı. Devrim sonrası tekrar tarih-dışılığa geçti ve devrim intihar etti. Üretici güçleri geliştirme zorunluluğu, toplumsal sermaye oluşturma zorunluluğu, mülkiyet devlette de olsa ölçülebilir emek-zaman ve ücretli emek devam ettirildi. Toplumsal sınıf üretme ilişkisi yeniden yeniden üretildi. O zaman devrim böyle yapılırdı ve yapıldı; devrim sonrası devrim böyle kurulmamalıydı.
Marx'ın ‘töz’üne geçiyorum. Marx'ın töz'ünde sermaye mülkiyet ilişkisi, sömürü ve tahakküm ilişkisi, bir iktidar ilişkisidir. Sermaye hareketinin sınırı yoktur. Sermaye, toplumsal hayatın bütün ilişkisinde bu özelliklerini kurar. Bu bağlamda sermaye toplumsal bir iktidardır. Sermaye kendisini asla ve asla olumsuzlamaz. İktidarın doğası her zaman ve her yerde kendini olumlamaktır. Üretim kavramı burjuva ekonomistlerinin dediği gibi yalnızca ekonomi uzamına sıkıştırılamaz. Üretim kavramı toplumsaldır. Ekonomi kavramı ise politiktir. Ekonomi, bütün toplumsal ilişkilerde sermayenin kendini olumlama üretimi ve yeniden üretimidir. Sermayenin her olumlamasında çatışma vardır. Sermayenin gücü iktidardır. Emeğin gücü ise özgürlük. Sermayenin kendini olumlamasıyla, emeğin kendini olumlaması arasında çelişki değil çatışma vardır. Çatışma alanında ölçü yoktur. Sermayenin olumlamasında emek ölçülür hale geldiği an, varlık olarak özgürlüğünü ve gücünü yitirir.

Töz Olarak Emek
Meta değeri taşımayan tek güç emektir. Sermaye, toplumsal ilişkide değişim değeriyle eşitliğini ve özgürlüğünü kurar. Sermaye metalar arası toplumsal ilişkinin devinimiyle ayakta kalabilir. Bu bağlamda sermayenin ontolojisi emeği metalaştırmaktır. Değerin ölçüsü emektir. Emeğin ise değeri yoktur. Sermaye emeği ölçülebilir zamana, yani bir niceliğe dönüştürerek değer haline getirir ve metalaştırır. Bunu da ancak mülkiyet ve tahakküm ilişkisiyle yapabilir. Tarihsel ve toplumsal özgünlüğe sahip toplumsal ilişkiler sistemi olan kapitalizmin doğuşundan itibaren krizi budur. Sermayenin kendini olumlaması emeği metalaştırmak, emeğin kendisini olumlaması metalaşmamaktır. Kapitalizmin tarihi çatışması burada yatar. Sermayenin kendini olumlama sürecinde girmiş olduğu yapısal krizler ve kriz teorileri elbette ki önemlidir. Fakat gerçekçi devrimin krizi sermayenin kendini olumlamasına ve bu süreçteki krizlere indirgenemez.
Yalnız başına para ve meta dolaşımı, sermayenin tarihsel koşullarının doğmasına yetmez. Bu koşulların doğabilmesi için kapitalist ile emek gücünü satan emekçi, pazarda ‘özgürce’ karşı karşıya gelmelidir. Emeği metalaştırmanın ilk koşulu budur: emeği mülksüzleştirmek. Bir genelleme yaparsak kapitalizm öncesi toplum biçimlerinde emek bir üretim aracıydı ve bedenen mülk altındaydı. Emeğin, emek-gücü üzerinde mülkiyet hakkı yoktu. Burjuva devrimlerinin sloganlarından biri de ‘mülkiyettir’. Mülkiyet hakkı, toplumsal eşitsizliği kıran en önemli özgürlük talebiydi. Bu süreçte insan, kendi emeği üzerinde mülkiyet hakkını kazandı. Sermaye ile birlikte ortaya çıkan ‘Birey’ olma erdeminin kökü burada yatar. Emek artık özgür bireydi. Fakat bunun bedelini emeğin kendini gerçekleştireceği maddi koşullarda, toprak ve üretim araçlarından mülksüzleştirilerek ödedi.
Zorla yaptırılma ile zorunlu olarak yapma arasındaki ilişki kapitalizmin çözümlenmesinde önemlidir. Kapitalizm sistemini oturtana kadar ölçüsüz zoru uygular. Özgür emek olarak emeğin piyasaya çekilmesi, mülksüzleştirilmesi devletin açık şiddetiyle oluşturulmuştur. Sistem oturtuldu mu zorla yaptırma zorunlu olarak yapmaya dönüşür. Kapitalizmin iktidarını işletişinde en önemli özelliği, emeği ‘zorunlu olarak ‘yapma’ya sürüklemesidir. Piyasada emek ve sermaye arasındaki ilişki eşit ve gönüllü bir ilişkiye dönüşür. Emek gücünden başka satabileceği bir şeyi olmayan emekçi, zorunlu olarak piyasaya düşer. Değişim değeri ve somut maddi bir kullanım değeri yoktur. Fakat emek, değişim değeri ilişkisi içersinde ücret karşılığında belirli bir zaman için emek gücünü satar. Sermaye ise emek gücünü kullanım değeri üzerinden alır. Üretim sürecinde emek-gücü emeğe ait değildir. Emek, bu saçmalığı doğal bir durum sanır.

‘Toplumun bir kutbunda emek koşullarının sermaye şeklinde kütleşip yoğunlaşması, öteki kutbunda ise emek-güçlerinden başka satacak şeyleri olmayan insanların toplanmış olması yetmiyordu. Hatta bunların emek güçlerini isteyerek satma durumunda bırakılmaları da yetmiyordu. Kapitalist üretimin ilerlemesi, eğitim, gelenek ve edinilen alışkanlıklarla, bu üretim tarzının koşullarını doğa yasaları gibi apaçık görmeye yatkın bir işçi sınıfını oluşturuyordu.’(8)

Görüldüğü gibi emek gücünün metalaştırılması bir biyo-politik üretim sürecidir.
‘Kullanım-değeri’ kavramını, sermayenin rasyonelleştirmesiyle, emeğin rasyonelleştirmesi arasında fark vardır. Varlığın özgürlüğü, kendini gerçekleştirmek için gücünü özgürce kullanabilmesinden geçer. Varlığın kendini olumlaması kendini gerçekleştirme, olma süreci üzerindeki egemenliğidir. Sermaye kullanım değerini araçsallaştırır ve tüketim uzamına sokar. Emek ise amaçsallaştırır ve üretime sokar. Emek, emek gücünü sattığı an, emek sürecinde emeği üzerinde egemenliği yoktur. Yani emek, emek-gücünü değişim değeri üzerinden sattığında, kendini gerçekleştireceği maddi koşullarla buluşamaz. Bu durum, kendisine ödenen ücretin, emek gücünün karşılığı olmadığını gösterir. Bizim derdimiz sermayenin olumlama sürecinde emeğin sömürüsünü açığa çıkarmak değil, emeğin olumlanmasında sermayenin tahakkümünü açığa çıkarmaktır. İnsan eylemi, eylemindeki üretimi ve emeği üzerinde egemenliğiyle özgürdür. Emeğin ontolojisi bu bağlamda özgürlüktür.
Sermaye emek gücünü kullanım değeri olarak satın aldığında özgürlüğünü kurar. Emek gücünün üretim sürecinde kullanımında egemen olan sermayedir. Bu bağlamda, emek gücü, sermayenin kendi eylemi, kendini üretme gücüne dönüşür. Ücretli emek, emeğin sermayeleştirilmiş bir biçimidir. Yaptırma gücü, sermayenin yapma gücüne dönüşmüştür.

‘Sermaye üretken midir değil midir sorusu, o halde, budalacadır. Sermayenin üretimin temelini oluşturduğu, dolayısıyla kapitalistin de üretime kumanda etme konumunda olduğu yerde, emek ancak sermaye tarafından özümsendiği ölçüde üretken olabilir.’(9) ‘Aynı zamanda hem ücretli emeğin korunmasını hem de sermayenin ortadan kaldırılmasını istemek, demek ki, kendi içinde çelişkili ve kendi kendini çürüten bir taleptir.’(10)

Reformizmin alanı, olumsal değil ‘yapısal’dır. Öyle bildik ezberle küçük burjuvazinin taleplerine de indirgenemez. Eğer bir yapıdan bahsedilecekse reformizmin temeli ücretli-emek ve sermayenin çelişkisi üzerine kurulan siyasettir. Bu bir liberalizmdir. Sendikal siyaset burjuva siyasettir.

Ölçülemez Öznel Emek

Ölçülebilir değer olan sermayenin karşısında emeğin değeri yoktur. Fakat emeğin değeri, ölçülemez olan öznel emektir. Değer değil, değer yaratma gücü olarak değer. Marx'ta emeğin negatif ve pozitif olarak iki anlamı vardır:

‘Negatif anlamda, nesnelleşmemiş (nesnel biçimde; nesnel bir şey olarak nesnelleşmemiş) emektir. Bu açıdan bakıldığında emek, hammaddenin, üretim aracının, ürünün anti-tezidir; çalışacağı tüm araç ve nesnelerden, tüm nesnelliğinden koparılmış emektir. Kendisini fiilen emek yapan öğelerden soyutlanmış durumdaki canlı emek (aynı şekilde değerin karşıtı); emeğin çırılçıplak soyulmuş, nesnellikten tümüyle yoksun, saf öznel varoluşu mutlak yoksulluk olarak emek.’ (11)

İkincisi ise:

‘nesnelleşmemiş emek, değerin anti-tezi, pozitif anlamda, ya da olumsuzlanan olumsuzluk olarak, emeğin henüz nesnelleşmemiş olmak anlamında nesnel olmayan, yani öznel varoluş biçimidir. Nesne halinde değil, eylem halinde emek; değer haline gelmiş olarak değerin canlı kaynağı olarak. Genel biçimiyle zenginliğin nesnel halde ve fiilen ortada durduğu sermayenin tersine, zenginliklerin, niteliği ancak fiyata dönüştürüldüğünde ortaya çıkan genel potansiyeli. Demek ki bu tezler çelişkili değildir; ya da emeğin bir yandan mutlak yoksulluk, öbür yandan özne ya da eylem olarak tüm zenginliklerin genel potansiyeli olduğu şeklindeki her bakımdan birbirleriyle çelişkili tezler, karşılıklı birbirlerini koşullamakta ve bizzat bu özgül emek biçiminin - sermaye tarafından kendi anti-tezi olarak ön varsayılan ve kendisi de sermayeyi ön varsayan emeğin - özünden gelmektedir.’(12)

Emeğin doğasında böyle bir çelişki yoktur. Bu çelişkiyi yaratan sermayenin mülkiyet ve iktidar ilişkileridir. Öznellik kuran, özne ise kurulandır. Negatif anlamda emeğin mutlak yoksulluğu sermayenin kuruculuğunda emeğin ücretli-emek olarak kurulmasından kaynaklanmaktadır. Sermaye kendini olumlarken emeğin kendini olumlamasını kırar. Emeğin bir yandan yoksulluğu, diğer yandan mutlak zenginliği bir çelişki değil, emeğin beden olarak boydan boya yarılmasıdır. Bu yarılma koşulunun ortadan kaldırılması, sermayenin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren devrim sorunudur.

Devrimin Tarihsel Koşulları
‘Burjuva toplumun üretici güçlerinin, içinde, burjuva koşulların izin verdiği bollukta geliştikleri bu genel gönenç dolayısıyla gerçek devrimden söz edilemez. Böyle bir devrim, ancak bu iki etkenin, modern üretici güçler ile burjuva üretim biçimlerinin (ilişkilerinin -ç) birbirleriyle çelişkiye düştükleri dönemde olanaklıdır.’(13) ‘Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman toplumsal devrimler çağı başlar.’(14)

Şimdi 1848 devriminin öz eleştirisi daha iyi anlaşılmaktadır. Burada bir problem yok gibi görülecektir. Sermaye dolaşım süreci içersinde kendisini olumsuzladığı uğraklarda (üretim, dolaşım, finans, tüketim pazar vb.) sürekli takılmalar yaşar. Bu durum sermayenin yapısının sürekli kriz olduğunu gösterir. Krizlerin bu uğrağında üretimde durgunluk baş gösterir. Üretim ilişkileri üretici güçleri harekete geçiremez. Sermaye krize girer; sınıf mücadelesi derinleşir; sermaye açık şiddetini gösterir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın meşhur önsözünde kullanılan bir cümlenin dışında bu durum böyle bilinmiştir. Kriz çözümlemelerine verilen önemin ve beklentilerin arkasında yatan espri budur.
Bu durum, sermayenin tarihsel anlamda tıkandığı anlamına gelmez. Tam tersi, sermayenin temel eğilimi olan üretici güçleri geliştirme eğiliminin önündeki engellerin kaldırılmasının konjonktürel krizlerini ifade eder. Sermayenin tarihsel krizi nasıl gerçekleşecektir? Bu soruya yanıtı, Önsöz’deki cümle ve Grundrisse verecektir:
‘İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olamaz...’ (15). Sermaye üretici güçleri öyle bir geliştirme noktasına getirir ki,

‘İşçi üretim sürecinin başlıca faktörü olacak yerde, sürecin kenarında duran bir bakıcı haline gelir. Bu dönüştürme sürecinin üretimin ve zenginliğin büyük temel taşı, ne işçinin harcadığı direk insan emeğidir, ne de emeğin süresi; temel, insanın toplumsal bir varlık olarak kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve  doğa üzerindeki egemenliğini kendi malı haline getirmesidir- tek kelimeyle, toplumsal bireyin gelişmesi. Günümüzde zenginliğin temelinde yatan yabancı emek süresi hırsızlığı, bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında pek zavallı bir dayanak görünmektedir. Dolaysız biçimiyle emek, zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıkınca, emek süresi zenginliğin ve dolayısıyla mübadele değeri kulanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Yığınların artı-emeği genel zenginliğin gelişiminin önkoşulu olmaktan, onunla birlikte azınlığın emeksizliği insan kafasının evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkar. Bununla mübadele değerine dayalı olan üretim çöker.’(16)

Marx'ta sermayenin tarihsel krizi ve kapitalizmi yıkacak gerçekçi devrimin tarihsel koşulları, sermayenin kendini gerçekleştirme uğraklarındaki tıkanmalar değil, değeri belirleyen emek zamanın toplumsal olarak ortadan kaldıracak kadar üretici güçlerin gelişmesidir. Tin olan sermaye, içerebildiği bütün üretici güçleri geliştirerek kendi olumlamasını kapatmıştır. ‘...Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrından çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar.’(17)

Her zaman düşünmüşümdür, kapitalizm içersinde çiçek açan komünist üretim ilişkileri nedir? Bu soruma yanıt bulmuş oluyor ve Negri'yi daha iyi anlamış bulunuyorum: insanın toplumsal bir varlık olarak kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve doğa üzerindeki egemenliğini kendi malı haline getirmesidir. Fakat bu, durumu değiştirmiyor, Devrim, sermayenin kendi elleriyle kendi koşullarını çözen bu kapatmayı beklemek zorundadır. Eğer gerçek buysa umutsuzluğa kapılmamak gerek: Negri, Marx'taki diyalektik kurgunun bu kapalılığına mesafesini koymaya çalışırken, diğer yandan Kapitalizmin İmparatorluk aşamasında sermayenin bu koşullara girdiğini ifade etmeye çalışmaktadır. Neyse ki, şimdi, gerçekçi devrimin tarihsel koşullarının içersine girmiş bulunuyoruz. Esprisi bir yana, Marx'taki bu Hegelci diyalektiğin tarih-dışılığını sorunsal hale getirmek gerek.

Zenginlik Sorunsalı

O Antik Yunan şehirlerinde insan ilişkilerindeki gizemli zenginlik, birçok değerli insan için hayranlık uyandırmıştır. Atina demokrasisi... Yurttaşlar arasında eşitliğin ve özgürlüğün uzamı... Fakat bu eşitlik ve zenginlik, aşağılanan fiziki ve beden işçiliğinin uzamıyla mümkündür. Aşağılanan kölelik uzamı, görünmezdir. Çocuk doğurmak beden işçiliğini getirdiği için kadın da aşağılık ve görünmezdir. Zorunluluk alanında eşitlik ve özgürlük olamaz. Bu erdemler ancak zenginlik alanına aittir. Sermaye emeği zorunluluk alanına kapattığı için insan, toplumsal eşitliği ve özgürlüğünü olumlayamaz. Sermaye ise, metada kendini eşitleyerek iktidar gücüyle sınıfsal özgürlüğünü toplumsal olarak yaşar. Kapitalizmde emek ve sermaye arasındaki eşitliğin toplumsal karakteri sınıfsaldır. Devrim sınıfsal olan bu eşitsizliği politik olarak kaldırır. Devrim sonrası girilecek olan toplumsal süreç, kendi temelleri üzerinde gelişmiş bir komünist toplum değil, kapitalist toplumdan çıkıp gelen bir komünist toplumdur. Eşitsizlik devam eder. Eşitsizliğin toplumsal karakteri sınıfsal değil bireyseldir. Fiziksel, zihinsel, duyusal yetiler ya da biri çoluk çocuk sahibi diğeri bekar gibi eşitsizlikler toplumsal olarak devam eder. Eşitsizliğin eşitlenmesi emeğin ölçü birimi alınmasıyla eşitlenir. Burjuva hukuku devam eder. Buradaki eşitsizlik, sınıfsal bir eşitsizlik değil bireysel yetenek farklıklarından kaynaklanan eşitsiz emekler için bir eşitliktir. Çünkü emek, yaşamsal gereksinmelerin giderilmesi için zorunludur. Bireysel yetiler arasındaki bu eşitsizlik komünizmin üst evrelerinde yaratılmış olan zenginlikle giderilecektir.

‘Emek yalnızca geçim aracı değil, ama kendisi birincil yaşamsal gereksinim haline geldiği zaman; bireylerin çeşitli biçimde gelişmesiyle, üretici güçler de arttığı ve bütün kolektif zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman, ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları kesin olarak olacak ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilecektir: 'Herkesten yeteneğine göre, herkese gereksinimine göre!’.’(18)

İnsanlık, zenginlik kaynakları gürül gürül fışkırdığında zorunluluk alanından özgürlük alanına geçebilecektir. Zenginliğin tek koşulu, emeği verimli kılmaktır. Verimlilik ise üretici güçlerin gelişkinliğine bağlıdır. Tarih üretici güçlerin gelişme tarihidir. Sınıflar mücadelesi ve özgürlük mücadelesi üretici güçlerin tarihine bağlıdır. Kapitalizmin kendine özgü eğilimleri geçmişe ve geleceğe çalıştırılmıştır. Bilim bunu emretmektedir: Yazgımız, tarihin maddeci tini olan üretici güçler tarafından yazılmıştır. Kölecilik, ilkel komünal toplumdan, feodalizm kölecilikten, kapitalizm feodalizmden, emperyalizm kapitalizmin rekabetçi döneminden, imparatorluk kapitalizmden, komünizm imparatorluktan, komünizmin ikinci evresi birinci evresinden daha ilericidir.
İster idealist ister materyalist açıdan olsun tarihin bir ‘Tin’i yoktur. Zenginlik ve yoksulluk, eşitlik ve eşitsizlik diye bir zorunluluk yoktur. Bu kavramlar sınıflı toplumların iktidarları tarafından kurulan ve rasyonelleştirilen zorunluluklardır. Hiçbir sınıflı toplum diğeriyle ilericilik ve gericilik üzerinden karşılaştırılamaz. Zenginliğin kaynağı özgürlüktür. Özgürlük de, toplumsal-bireysel emeğin, eylemi ve emeği üzerindeki egemenliğidir. Zenginliğin ve özgürlüğün özü, emeğin kolektif ve toplumsal karakteridir. Burjuva devrimleri, burjuvazinin sınıfsal çıkarını toplum çıkarı olarak örgütlerken emek, kanıyla, bedeni üzerindeki egemenliğinin özgürlüğünü kazandı. Fakat insan, toplumsallığını yitirmiş bireyde bireyciliğini üretti. Şimdi ise kendini gerçekleştirebileceği maddi koşullar üzerinde egemenliğini kurma özgürlüğünü istiyor. Sınıfsal mülkiyet bir hak değil bir hırsızlıktır. Feodalizmde mülkiyet politik gücün arkasına sığınmıştı. Kapitalizmde ise iktidar, ekonominin, mülkiyetin arkasına sığınmış bulunuyor. Emek kendini olumlarken, sermayenin olumlanma süreçlerindeki krizleri beklemek zorunda değildir. Toplumsal hayatın bütün ilişkilerinde sermayenin mülkiyet ilişkilerine direnerek, saklanan tahakküm ilişkilerini açığa çıkarmalıdır. Görüngünün arkasındaki özün çözümlenmesi, bilimin ve teorik alanın sorunu değil, politik alanın sorundur.


Cengiz Baysoy
(1)    K. Marx, Kapital I, Sol Yayınları, 1997, s.52
(2)    Kapital I, s.210.
(3)    K. Marx- F. Engels, Komünist Manifesto, Sol Yayınları, 1993, s.125.
(4)    Kapital I, s.730.
(5)    K. Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, Sol Yayınları, s.35.
(6)    K. Marx, Grundrisse, Birikim Yayınları, 1979, s.327.
(7)    Grundrisse, s.613
(8)    Kapital I, s.701.
(9)    Grundrisse, s.398.
(10) Grundrisse, s.399.
(11)    Grundrisse, s.376.
(12)    Grundrisse, s.377.
(13)    Marx Engels Seçme Yapıtlar, Sol Yayınları, s.226.
(14)    Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, 1993, s.23.
(15)    Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s.24.
(16)    Grundrisse, s.652.
(17)    Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s.24
(18)    K. Marx, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, 1989, s.31.