Kategori: Çeviri
Yayınlanma: 22 Temmuz 2012 Gösterim: 4188
Yazdır

“Sermaye hareket eder” cümlesinin apaçık, sağduyulu yorumu, normal olarak bir yerde olan sermayenin bulunduğu yerden kalkıp başka bir yere hareket ettiğini ima eder. İngiliz sermayesi Afrika’ya ihraç edilir ve orada yatırıma dönüştürülür. Japon sermayesi Japonya’yı terk eder ve Birleşik Devletlere akar. Sermaye esasında durağan olarak anlaşılır, ancak hareket yeteneği vardır. Sermaye bağlanır, ne var ki kendini ayırma yeteneği vardır. Nitekim: bir Alman şirketi olan Volkswagen’in Pueblo’da bir araba fabrikası vardır, ancak biz onun fabrikasını kapatabileceğini ve sermayesini başka bir yere taşıyabileceğini biliriz.

Sermayenin hareket yeteneği vardır, fakat bu ilk olarak onun bağlılığı minvalinde belirlenir: Bir şirkete bağlılık (Volkswagen), bir endüstri koluna bağlılık (otomotiv endüstrisi) ve bir yere bağlılık (Puebla, Almanya). Böylelikle, aynı akıl yürütmeyi izleyerek, tekstile yatırım yapan sermaye sıklıkla “tekstil sermeyesi,” banka endüstrisindeki sermaye “banka sermayesi,” Meksikalılara ait sermaye “Meksika sermayesi,” ABD’ye ait olanı “ABD sermayesi” vs. olarak anılır. Sermayenin hareket etme kapasitesine rağmen veya kendini belirli bir sahipten ya da ekonomik faaliyet kolundan ayırabilmesine rağmen, sermayenin hareketi, hiç sorgulanmaksızın, onun bağlanma ve sabitlik bağlamındaki birincil tanımına tali olarak ele alınır.

Bütün bu örneklerde, sermaye bir şey, sahip olunabilir bir şey, normal olarak belirli bir yere, bir şirkete, bir ekonomik faaliyet koluna bağlanabilir bir şey olarak görünür; bir yerden bir yere, bir şirketten bir şirkete, bir iş kolundan bir diğerine hareket edebilir bir şey.

Tüm bu anlatılanlar aşikâr, gözle görülür haldedir; ancak bir kez olsun sermayeyi onun şeyliğinden yoksun bırakmayı denersek, daha az aşikâr hale gelir. Neden sermayeyi onun şeyliğinden yoksun bırakmayı denemeliyiz ki? Sermayenin hareketinin bu düpedüz ortada olan analizi neden yeterli değil? Yanıt, şüphesiz, bizim neyi anlamak istediğimize bağlıdır. Eğer ekonomistler gibi kapitalist gelişimi anlamak istersek ya da sermayenin toplumu tahakküm altına alma biçimini anlamak istersek, o zaman belki de sermayenin şeyliğini sorgulamanın hiç gereği yoktur. Bununla birlikte, eğer sermayenin tahakkümü ve yeniden üretimini değil de, sermayenin savunmasızlığını ve parçalanmışlığını anlamak istiyorsak, diğer bir deyişle, kapitalizmin nasıl işlediğini değil de nasıl yıkılabileceğini anlamak istiyorsak, o zaman, sermayenin şeyliğini tartışmaya açma, hakikatini bozguna uğratma, “sermaye vardır, sermaye hareket eder, sermaye hükmeder, işler bu şekilde yürür” yanılsamasını/gerçekliğini bozguna uğratma ihtiyacındayız. Marx’ın ömrünün çoğunu sermayenin bir şey değil, bir toplumsal ilişki, bir şeyin fetişleşmiş formunda var olan bir sosyal ilişki olduğunu göstermeye vakfetmesinin nedeni tam da budur.

Eğer sermaye bir şey olarak değil de bir ilişki olarak anlaşılırsa, o halde “sermaye hareket eder” demenin anlamı nedir? Cevap şu an daha az açıktır. Bir sosyal ilişki nasıl hareket eder? Sermayenin hareketiyle sadece sermayenin devingenliğinden ya da belki daha iyi bir anlatımla, kapitalizmin toplumsal ilişkilerinin, kapitalizm koşullarındaki iktidar ilişkilerinin akışkanlığından ve değişkenliğinden söz edilir.

Kapitalist toplumsal ilişkilerin devingenliğinin ne anlama geldiğini en iyi kapitalizmle feodalizmi karşılaştırarak görebiliriz. Feodalizm koşullarında tahakküm/sömürü ilişkisi doğrudan ve kişisel bir biçimdeydi. Bir serf belirli bir lorda bağlıydı, bir lord da kendisine miras yoluyla kalan, miras yoluyla kalmadıysa güç uygulayarak boyunduruğu altına aldığı serfi sömürmeyle sınırlanmıştı. Bu iki sınıf da bağlıydı: Serf belirli bir lorda bağlıyken, lord da belirli bir serf grubuna bağlıydı. Lord zalim olsa bile, serf bırakıp gitmeyi ve başka bir lord için çalışmayı tercih edemezdi. Serfler tembel, beceriksiz ya da bunların dışında itaatsizse, lord onları yola getirebilir ancak tümüyle kovamazdı. Serf ve lord arasındaki ilişki sabit, durağan bir özelliğe sahipti. Ortaya çıkan hoşnutsuzluk ifadesini bir yandan serflerin başkaldırısında bulurken, diğer yandan da lordların güçlerini ve servetlerini genişletmek için izledikleri farklı yollarda bulmaktaydı. Feodal esaretin kişisel, durağanlaşmış ilişkisi kendisinin emek gücünü kontrol altında tutmanın ve sömürmenin yetersiz bir biçimi olduğunu gösterdi. Serfler kasabalara kaçtı, feodal lord egemenlik ilişkisinin parasallaşmasını kabul etti.

Feodalizmden kapitalizme geçiş bu nedenle her iki sınıfsal kesim için bir özgürlük hareketiydi. Her ikisi de birbirinden kaçtı: Serfler lordlardan (liberal teorinin vurguladığı gibi,) ancak lordlar da serflerden, paraya çevrilmiş servetlerinin hareketi yoluyla. Her iki kesim de (egemenliğin bir biçimi olarak) uygunsuzluğu kanıtlanan egemenlik ilişkisinden kaçtı. Her iki kesim özgürlüğe doğru kaçtı.

Özgürlüğe kaçış bu nedenle feodalizmden kapitalizme geçişin merkezidir. Ancak, burada farklı ve birbirine karşıt olan iki özgürlük (liberal teorinin merkezi çelişkisi olan bir ikilik) anlayışı söz konusudur. Serflerin kaçışı lordlara boyun eğmekten kaçış, köhne boyun eğişi çeşitli sebeplerle artık kabul etmeyenlerin kaçışıydı, başkaldırıya kaçıştı. Lordların kaçışı buna taban tabana zıttı: Ne zaman ki servetlerini paraya çevirdiler, boyun eğmenin yetersizliğinden kaçtılar, başkaldırıdan kaçtılar. Bir tarafta başkaldırıya kaçış, diğer tarafta başkaldırıdan kaçış: Her iki tarafta da görülen, sınıf ilişkisinin yeni hareketliliğinin, serfin ve lordun karşılıklı olarak kaçışının itici gücü olan emeğin başkaldırısıydı.

Emeğin başkaldırısına/başkaldırısından kaçış, iki sınıfın karşılıklı olarak birbirini itmesi elbette ki sınıf ilişkisini sona erdirmedi. Hem serf hem de lord için özgürlüğe kaçış karşılıklı bağımlılık ilişkisinin yeniden kurulması noktasına geldi. Özgürleşmiş serfler çalışmaya son vererek kendilerini özgür kılamadıklarını fark ettiler: Üretim araçlarını kontrol etmedikleri sürece bir patron için, üretim araçlarını kontrol eden biri için çalışmak zorundaydılar. Hayatta kalmak için, kendilerini boyunduruk altına sokmak zorundaydılar. Bununla birlikte, bu eski ilişkiye bir dönüş değildi: Artık belirli bir patrona bağlı değillerdi, şurası var ki hareket etmekte, bir patronu terk etmekte ve gidip bir başkası için çalışmakta özgürdüler. Feodalizmden kapitalizme geçiş egemenlik ilişkilerinin kişisellikten sıyrılmasını, örtükleşmesini ya da akışkanlaşmasını gerektirdi. Sömürü ilişkisi kişisel bağımlılığın çözülmesiyle ortadan kalkmış olmadı, ancak biçimsel olarak kökten değişime uğradı. Serfi tek bir patrona bağlayan özel bağ çözüldü ve hareketli, akışkan, örtük bir yapıya sahip olan bir ilişkiyle, kapitalist sınıfa boyun eğme ilişkisiyle yer değiştirdi. Başkaldırıya kaçış yeni sınıf ilişkisinin tam da tanımının içine girmekteydi.

Toplumun diğer kesimindeki, servetlerini paraya çeviren eski lordlar da[1] sömürüye ve bu nedenle sömürülenlerin, işçilerin, yani eski serflerin boyun eğmesine hâlâ bağımlı olmalarından ötürü özgürlüğün bütünüyle onların hayal ettiği gibi olmadığını fark ettiler. Kapitaliste dönüşen lordlar için başkaldırıdan kaçış çözüm değildi, çünkü servetlerinin büyümesi emeğin boyun eğişine bağlıdır. Her hangi bir belirli işçi grubunu sömürmeyi terk edebilirler (herhangi bir nedenle – tembellik, uygun olmayan beceriler, her neyse) ve başka bir grup işçiyle sömürü bağını doğrudan oluşturur ya da üretken olmayan yatırım yoluyla emeğin küresel sömürüsüne katılırlar. Onların servetlerinin büyüklüğü, emeğin sömürülmesi ilişkisinin hangi özel biçimini alırsa alsın, işçiler tarafından üretilen toplam servetin büyüklüğünün bir parçasından daha fazla olamaz. Sınıf egemenliğinin hangi biçimi olursa olsun, emek yegâne kurucu güç olarak kalır. Tıpkı eski serflerinin durumunda olduğu gibi, özgürlüğe kaçış bağımlılığın yeni bir biçimine kaçışa dönüşmüştür. Tıpkı serflerin boyun eğmekten kaçışı, onları, boyun eğmenin yeni bir biçimine tekrar sürüklediği gibi, lordların başkaldırıdan kaçışı da onları yine aynı başkaldırıya göğüs germeye geri sürükledi. Ancak ilişki değişmiştir, çünkü sermayenin başkaldırıdan kaçışı onun boyun eğmeyi dayatma mücadelesinin merkezinde yer almaktadır (örneğin, her daim mevcut olan fabrika kapatma ya da iflas etme tehlikesi gibi.) Başkaldırıdan kaçış yeni sınıf ilişkisinin özünü ortaya koyan bir vasfa dönüşmüştür.

Emeğin başkaldırısı bu nedenle, sermayenin sermaye olarak tanımının tersyüz edildiği eksendir. Kapitalizmi önceki sınıflı toplumlardan ayıran, herhangi bir sınıflı toplumda olduğu gibi kapitalizmin de temellendiği sömürüye diğer sınıflı toplumlardan farklı olarak ona özgü bir biçim veren, bu iki sınıfın boyun-eğdirmeye-kaçış ve boyun-eğmeden-kaçış biçimde birbirlerini itelemesidir. Başkaldırının huzursuzluğu sınıf ilişkisine emeğin ve sermayenin (birbirlerine karşı) hareketi olarak girer.

Başından beri bu yeni sınıf ilişkisi, yani kapitalistler ve işçiler arasındaki (ya da daha doğru bir deyişle, kişisel olmayan bir ilişki olduğundan beri, sermaye ve emek arasındaki) ilişki karşılıklı bir kaçış ve bağımlılık ilişkisidir: Başkaldırıya kaçış-başkaldırıdan kaçış, yeniden boyun eğmeye bağımlılık. Sermaye daha fazla ve daha fazla servetin peşinde, tam da tanımı gereği emeğin başkaldırısından kaçar, ancak emeğin boyun eğmesine olan bağımlılığından asla kurtulamaz. Emek, daha baştan, otonomi, refah, insanlık peşinde, sermayeden kaçar, ancak sermayeye bağımlılığından ve boyun eğişinden yalnızca onu yıkarak, emeğin ürünlerine özel mülkiyetin el koymasına son vererek kurtulabilir. Bu nedenle sermaye ve emek arasındaki ilişki, karşılıklı birbirinden kaçış ve bağımlılık ilişkisidir, ancak bu simetrik değildir: Emek kaçabilir, sermaye kaçamaz. Sermaye emeğe, emeğin sermayeye hiç bir şekilde olmadığı kadar bağlıdır. Emek olmaksızın sermayenin varlığı sona erer: Sermaye olmaksızın emek pratik yaratıcılığa, yaratıcı etkinliğe, insanlığa dönüşür.

Hem serf (şimdi işçi) hem de lord (şimdi kapitalist) sömürü ve emek ilişkisinin antagonistik kutupları olarak duruyor, ancak söz konusu ilişki artık aynı değil. Emeğin başkaldırısı ilişkinin tanımına refah, devingenlik, akışkanlık, değişkenlik, istikrarsızlık, sürekli kaçış olarak girdi.[2] Sınıf ilişkisi, bütün kapitalistlerin bütün işçilerin sömürüsüne ortak olduğu ve bütün işçilerin sermayenin yeniden üretimine katıldığı ve sömürü örüntülerinin, örnek ve düzenlerinin durmaksızın değiştiği, sürekli dönüşen, kendinde devingen bir ilişki haline geldi.

Kapitalizme geçişle, her bir sınıf ilişkisinin özü olan emeğin başkaldırma/boyun eğme diyalektiği ayırt edici bir biçime –emeğin başkaldırısından/başkaldırısına kaçışın yeni bir boyun eğmeye doğru antagonistik hareketine– sahip olur. Bu özgün tarihsel biçim politik ekonominin bilindik kategorileriyle ifade edilir: Emek gücünün var olmasıyla ve emeğin meta biçimindeki ürünleriyle, değerin, paranın, sermayenin var olmasıyla. Bu kategorilerin tümü kapitalist egemenliğin dolaylı ve telaffuz edilmeyen karakterini ifade eder. Bütün bunlar kapitalizmde emeğin boyun eğişine “özgürlük,” “işçilerin özgürlüğü” ve “kapitalistlerin özgürlüğü” yoluyla ya da diğer bir deyişle, başkaldırıya/başkaldırıdan kaçış yoluyla geçildiği gerçeğini ifade eder. Bu yüzden, sıklıkla, bu kategorilerin kapitalist gelişimin yasaya-bağlı karakterini cisimleştirdiği kabul edilse de, gerçekte bunlar kapitalist boyun eğme ilişkisinde emeğin başkaldırısının belirleyici mevcudiyetinin, diğer bir deyişle, kapitalist egemenliğin kalbindeki kargaşanın ifadesidir.

Bu, tepetaklak görünmektedir. Sözgelimi değeri bu bağlamda düşünmeye alışık değiliz. Değeri, düzen oluşturucu (“değer yasası”) olarak, bir özerk üreticiler toplumunda sosyal bağ olarak düşünmek daha yaygındır. Bu doğru, şayet liberal teorinin eleştirisi doğrultusunda bir vurgu söz konusuysa. “Değer yasası” fikriyatının gerçekte söylediği şudur: “Görünenlerin aksine/gerçekte, kapitalist toplumun görünüşte özerk olan üreticileri kendilerinin haberi olmaksızın işleyen sosyal bir bağ ile –değer yasasıyla– birbirlerine bağlanmışlardır. Öte yandan, parçalanmış bireycilik görünümünden değil de emeğin başkaldırısının boyun eğme tanımına yönelik tarihsel saldırısından başlarsak, o vakit değer, feodalizmin daha birleştirici egemenliğine yapılan bu saldırıyla meydana gelen parçalanmayı ifade eder. Değer yasası, eş zamanlı olarak, değerin yasasızlığı, toplumun gelişiminin üzerindeki her hangi bir toplumsal kontrolün yitimi, başkaldırının boyun eğmeye içkin mevcudiyetidir. Daha öncede söylendiği gibi, çelişik bir yapıya sahip olan başkaldırıya/başkaldırıdan kaçış boyun eğmenin kendisine içkindir ve değer bu kaçışın mevcudiyetinin ekonomi-politik ifadesidir, tıpkı liberal politik teoride özgürlüğün değerin kategorik ifadesi olması gibi.

Para formundaki değer sınıf ilişkisinin yeni akışkanlığıdır. Sosyal ilişkilerin işçinin bir patrondan bir diğerine yer değiştirmesini (her iki durumda da belirli bir para miktarına karşılık işçinin emek gücünü satması söz konusudur) olanaklı kılan para yoluyla işlerlik kazandığı bir gerçekliktir. Kapitaliste dönüşen lordun bir grup işçiyi başından atıp bir diğerine yönelmesini ve emeğin küresel sömürüsüne katılmasını olanaklı kılan servetini paraya dönüştürebilmesi gerçeğidir.

Para sadece sınıf ilişkisini akışkanlaştırmaz, bunun yanı sıra onu dönüştürür ve fetişleştirir. Sınıf ilişkisine kendi rengini verir, boyun eğme/başkaldırma ilişkisini bir antagonizmadan, uzlaşmaz bir çelişkiden daha çok zengin ile yoksul, paralı olanla parasız olan arasındaki bir eşitsizlik ilişkisi gibi gösterir. Antagonistik boyun eğme/başkaldırma ilişkisini para ilişkisine dönüştürür, emek-sermaye ilişkisini tanımlayan boyun eğmeden kaçışla boyun eğmeye kaçışı paranın hareketine, (ekonomik bir olgu olarak algılanan) sermayenin hareketine dönüştürür.

Yazının başladığı şu basmakalıp cümle, “sermaye hareket eder” şimdi yeni bir anlama sahiptir. Bu bir totolojidir. “Sermaye hareket eder, sermayenin normalde hâlâ ve şu anda hareket ettiği anlamına gelmez, hareket sermayeye içkindir.”

Dolayısıyla sermaye sosyal bir ilişkidir. Ancak basitçe toplumsal bir sömürü/boyun eğme/başkaldırı ilişkisi değildir. İçinde başkaldırının belirleyici mevcudiyetinin bitimsiz bir huzursuzluk, hareketlilik olarak ifade edildiği toplumsal bir boyun eğme (vs.) ilişkisidir. Bu hareketlilik hem fonksiyonel (meta üretkenliğinden para sermayeye ve sonra geri meta üretkenliğine dönüşen sermaye olarak) hem de uzamsaldır ( kendi kendine genişlemenin araçlarını bulmak için dünya üzerinde akan/dolanan/uçan sermaye olarak.) Sermayenin ayırt edici bir özelliği olan kendine mahsus boyun eğme/başkaldırı birliği üretim ve dolaşım birliğinde ya da sermaye dolaşımının farklı işlevsel formlarının birliğinde (Kapitalin II. cildinde Marx tarafından tartışılmıştır) veyahut sınıf savaşı (boyun eğme ve başkaldırı arasındaki ilişki) mahali olarak dünyanın birliğinde ifadesini bulur. Diğer taraftan, üretim ve dolaşımda ya da sermaye çevriminin farklı işlevsel biçimlerinde veyahut sermayenin uzamsal akışında/kaçışında ortaya çıkan bozulmalar ve kaymalar, sadece ve sadece, başkaldırı ve boyun eğmenin birlik-içinde-ayrılığı, sermayenin emeği kapsama konusundaki daimi acizliği, başkaldırının sürekli olarak boyun eğmenin sınırlarına sığmayıp öteye taşması, sermayenin karşısındaki-ve-içersindeki (sadece içersindeki-ve-karşısındaki değil) emeğin mevcudiyeti olarak anlaşılabilir.

Bütün bunlar, son yirmi yılı aşkın bir süredir CSE tartışmalarının merkezi temasının ve bunun da ötesinde yapısalcılığın –yapı ve mücadelenin ayrılmasının– eleştirisinin başka bir biçimde ifade edilmesi ve geliştirilmiş halidir. Yapı ve mücadelenin ayrılması, ana olarak, başkaldırı ve boyun eğme arasındaki ayrıma tekabül etmektedir. Ana akım Marksist gelenekte kapitalizm, arada sırada sınıf mücadelesi (başkaldırının açık ifadesi) tarafından sekteye uğratılan temel olarak kendi kendini yeniden üreten başkaldırı/boyun eğme sistemi olarak, kapsadığı sömürülen işçilerin, açık mücadele halinde oldukları nadir durumlar haricinde, kurban olduğu kendi kendini yeniden üreten ekonomik bir sistem olarak düşünülür. Bu gelenekte, emek değer teorisi kapitalizmin kendi kendisini yeniden üretimini açıklayan mekanizma olarak anlaşılmaktadır: Emek değer teorisinin en görünür özelliğine –yani, sermayenin emeğe bağımlı olduğu teorisi, dolayısıyla sınıf mücadelesinin teorisidir– yönelik tuhaf bir körlük bulunmaktadır.

Sermayenin hareketliliği fikriyatının süre giden çoğu sermayenin “uluslararasılaşması” veya “küreselleşmesi” tartışmalarındaki kullanılma biçimi başkaldırı ve boyun eğme arasındaki, yapı ve mücadele arasındaki ayrıma bir örnektir. Bu tür tartışmalarda emek, tabi eğer ön plana çıkarılırsa, kapitalist tahakkümdeki son gelişmelerin bir kurbanı olarak belirir yalnızca. Bu tartışmalarda aktörler ABD sermayesi, Japon sermayesi, Avrupa sermayesi ya da finans kapital gibi adlar taşımaktadır. Tartışmanın merkezinde “finans kapital”in etkisini genişletmesi, “ABD sermayesi ile Japon sermayesi arasındaki emperyalistler arası rekabet” vs. yer alır. Bu kategorilerin hepsi bir şey olarak sermaye fikriyatına, başkaldırının gücü bağlamında sermayenin rahatsızlığını yakalama/anlama/görme girişimini dışlayan bir fikriyata dayanmaktadır. Eğer kapitalizmdeki mevcut değişimler farklı ulusal sermayeler arası çatışkı bağlamında anlaşılırsa[3] o halde bir şekilde ortaya çıkarsa sınıf mücadelesi, değişimin özü olarak değil sadece tahakkümün değişen formuna tepki olarak ortaya çıkabilir. Her şey tepetaklak olmuştur: Sermayenin küreselleşmesi (para formundaki sermayenin akışının/uçuşunun/dolanımının hızında ve büyüklüğünde devasa bir artışa göndermede bulunmaktayım), sermayenin emeğe boyun eğdirme konusundaki acizliğinin bir göstergesi olmaktan çok, sermayenin gücünde bir artış olarak görünmektedir.[4] Paranın şiddeti sermayenin emeğin başkaldırısından kaçışının ve ona yeniden boyun eğdirme ihtiyacı konusundaki çaresizliğinin bir ölçüsüdür.[5]

Marksizm sermayenin gücünün değil, başkaldıran emeğin teorisidir.

 

Ek

Bu söylenenler o kadar açıktır ki bırak yazmayı başlığını atmaya bile gerek yok. Ama işte...

 

John Holloway

Kaynak: Capital&Class, Sayı 57, Güz 1995, s. 137-44

Çev.: Derya KOPTEKİN, İlker KABRAN

 

 

 



[1] Bu yazının ilk taslağına yaptığı yardımcı yorumlarda Chris Arthur yazının, fiilen, kapitalistin yeni bir şapka takmış lord olduğu iddiasında bulunduğu konusunda uyarmaktadır. Bu herhangi bir kanıt sunmadan büyük ölçekli bir tarihsel revizyonizmdir. “En azından yeni üretim tarzının, minimum haliyle, lordun düşüşü ve kapitalistin ortaya çıkışı, maksimum haliyle de, bu iki sınıf arasındaki Fransız Devrimi gibi olaylarla noktalanan keskin sınıf mücadelesi anlamına geldiği genel hikayesi istemeden de olsa kabul edilmelidir.” Chris kesinlikle haklıdır: Bu yazının iddiası kapitalistin gerçekte dönüşüme uğramış lord olduğudur. Önemli olan kişisel devamlılık meselesi (bazı durumlarda mevcutken diğerlerinde bulunmama) değil, feodalizmden kapitalizme geçişi tahakküm ve mücadele ilişkisinin ya da daha doğrusu, emeğin boyun eğmesinin/başkaldırısının biçiminde bir değişim olarak anlamaktır. Eğer sınıf bir grup insan (kapitalistler, lordlar) olarak değil de antagonistik tahakküm ilişkisinin bir kutbu (karşılaştır Marx; Gunn 1987) olarak anlaşılırsa, kapitalistler ve lordlar arasındaki mücadeleyi iki sınıf arasındaki bir mücadele olarak görmek alenen yanlıştır. Bu daha çok sınıf tahakkümünün biçimi, başkaldıran emeği boyunduruk altına alma biçimi üzerindeki bir mücadeledir. Gerçekten büyük ölçekli tarihsel revizyonizm için, bkz. oldukça etkileyici zenginlikteki kanıtlarla Marksist tarihçilerin ortodoksisine karşı benzer bir argümanı destekleyen Gerstenberger 1990, (İngilizcede bakınız Gerstenberger 1992; Holloway 1993; Gerstenberger, 1993.)

[2] Bu, sınıf antagonizmasının sadece üretim terimleriyle değil dolaşım ve üretim birliğinin terimleriyle anlaşılabileceği yaklaşımını izler. Üretimi birincil ve dolaşımı ikincil olarak gören bakış açısı işçi sınıfını üretimde boyun eğdirilen bir sınıf, yani sanayi proletaryası olarak görmeye yönelme eğilimindedir. Eğer sermaye üretim ve dolaşımın birliği (ya da başkaldırıdan ve boyun eğmenin dayatılmasından kaçışın birliği) üzerinden anlaşılırsa, ortaya farklı bir resim çıkar. Sermaye boyun eğdirerek ve boyun eğme ilişkisinden ayrılamaz olan başkaldırıdan kaçarak yaşar: Emeği sömürmek için içine alır, sora da yenilip yutulamayan bir şey olarak tükürür. İşçi sınıfını tanımlayan antagonizma sadece boyun eğme ilişkisi değildir, boyun eğme/başkaldırı ilişkisinin her ikisidir: İşçi sınıfı boyun eğen kurbanlar değildir, sermayenin kaçtığı ve boyun eğdirilmesi gereken başkaldıranlardır. Eğer sermaye içine alarak ve tükürerek yaşıyorsa, işçi sınıfı en doğru haliyle dünyanın ağza alınıp tükürülen yenilip yutulmazı olarak tanımlanabilir

[3] Ulusal sermaye fikrinin tek olası gerekçesi küresel kâr oranın eşitlenmesinin önündeki bir engel olarak ulusal devletin anlaşılması bağlamında söz konusu olabilir (karşılaştırın Kapital Cilt III, bölüm 10), ancak ortaya böyle bir argüman koyulduğunu görmedim ve böyle bir şey söz konusu olacaksa sınıf terimleriyle yapılmalıdır. Örneğin Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Meksika, İrlanda, Japonya, vs. gibi sorgulanabilir kategorilerin önsel doğruluğunu kabul etmek için kesinlikle herhangi bir neden görmemekteyim. Sosyal teorinin diğer herhangi bir kategorisi gibi, bunlar da eleştirilmelidir.

[4] Bu yazıdaki kimi argümanların geliştirilmesi konusunda, bkz. Bonefeld (1993), Bonefeld ve Holloway (1995).

[5] Bu yazı ayakları yere basmıyor gibi görünse de böyle değildir. Arka planda Chiapas’daki Zapatista ayaklanması ile dünya finans pazarındaki ayaklanmanın kışkırttığı kargaşa (“dünya kapitalizmine yönelik bütün sistemi etkileyen risk”) ve onunla birlikte Meksika pesosunun devalüasyonu arasındaki ilişki yatmaktadır. Sermayenin Meksika’dan kaçışının Chiapas’daki ayaklanmadan tamamıyla ayrı bir ekonomik olgu (yapının mücadeleden ayrılması) olarak anlaşılması hoşnutsuzluğun iki biçimi, Chiapas kırsalı ile dünyanın en büyük şehri arasında bir birlik oluşturmayı daha zor hale getirmektedir. Bağlantı fitili bir kez ateşlendiğinde dünyayı değiştirebilir.

 

Teşekkür

Ana Esther Ceceña, Andrés Barreda ve onların UNAM’daki (Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi) seminer gruplarına, Capital&Class dergisinin editörleri Chris Arthur, Werner Bonefeld ve Paul Stewart’a bu yazının ilk taslağına yönelik eleştirileri ve yorumları için teşekkür ederim.

 

Referanslar

Bonefeld, W. (1993) The Recomposition of the British State, Dartmouth, Aldershot.

Bonefeld, W. and J. Holloway (1995) Global Capital, the National State and the Politics of Money. Macmillan, London.

Gerstenberger, H. (1990) Die subjektlose Gewalt: Theorie der Entstehung bürgerlicher Staatsgewalt. Verlag Westfälisches Dampfboot, Münster.

Gerstenberger, H. (1992) “The Bourgeois State Form Revisited” W. Bonefeld, R. Gunn and K. Psychopedis içinde (eds.) Open Marxism, Vol.1, Pluto Press, London.

Gerstenberger, H. (1993), “History and ‘Open Marxism’: A reply to John Holloway”, Common Sense Sayı 14 içinde .

Gunn, R. (1987) “Notes on Class,” Common Sense Sayı 2 içinde.

Holloway, J. (1993) “History and Open Marxism,” Common Sense Sayı 12 içinde.

Marx, K. Capital