Kategori: Çeviri
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3750
Yazdır

20 Nisan 2011, 16. İzmir Tüyap Kitap Fuarı

John Holloway: İki şey çok açık. Ama bu iki çok açık şeyden bahsetmeye başlamadan evvel söylemek istediğim iki şey daha var. Bunlardan birincisi de çok açık bir şey. Yani benim Türkçe konuşamıyor olmam. Bunun için gerçekten çok üzgünüm ama elimden gelen bir şey yok. Merhaba. Ama Türkçe konuşamıyor olmamın hem benim hem de sizin için güzel olan tarafı, Sinem’in bizim için çeviri yapacak olması. Bugün yine birlikte bir düet yapacağız. Ve başlamadan önce söylemek istediğim ikinci şey. Burada olduğunuz için sizlere çok çok ama çok teşekkür ederim. Ve Otonom’a da çok teşekkür etmek istiyorum. Son birkaç günde yaptıklarını öğrendiğim şeyler için onlara büyük bir şükran ve hayranlık duyuyorum. Şimdi konuşmamın başında belirttiğim şu iki açık şeye geri dönebilirim. Bu çok açık şeylerin birincisi aslında hepimizin bildiği bir şey. Bu çok iyi bildiğimiz ama yeterince sık dile getirmediğimiz bir şey. Oysa bunu her gün söylememiz gerektiğini düşünüyorum, yani kapitalizmin insanlık için yıkıcı, feci bir şey olduğunu. Bu şekilde örgütlenmiş bir toplum bizi bir ölüm ve yıkım dinamiği içine hapsediyor. Bir adaletsizlik ve şiddet dinamiği. Bu öyle bir dinamik ki onu kırmayı başaramadığımız takdirde büyük olasılıkla insanlığın tümden yıkımına neden olacak bir dinamik. İkinci çok açık olan şey ise bu dinamiği nasıl kırabileceğimizi bilmiyor oluşumuzdur. Bunu dile getirmesek bile çok iyi biliyoruz. Devrimin, toplumsal örgütlenmede radikal bir değişimin zorunlu olduğunu çok iyi biliyoruz. Ama bunu çoğu kez dile getirmiyoruz çünkü bunu nasıl yapabileceğimizi bilmediğimizi biliyoruz. Eskiden biliyorduk ama. Belki otuz yıl önce biliyorduk. Ama yanılmıştık. Deneyim bize yanıldığımızı gösterdi. Bu konuda yanıldığımızı ancak çok feci sonuçlardan sonra gördük. Sonuç olarak devrimin zorunlu olduğu çok açık, ama bunu nasıl yapabileceğimizi bilmediğimiz de bir o kadar açık. Ve dolayısıyla benim temel olarak öne sürdüğüm şey, devrim sorusuna geri dönmek ve bunu gerçekten bir soru olarak ele almak zorunda olduğumuzdur. Birkaç yıl önce, birkaç yıl değil aslında dokuz yıl önce İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı bir kitap yayımladım ve bu kitabın amacı iktidarı ele geçirmenin devrimci dönüşümün anahtarı olduğunu öne süren anlayıştan bir kopuş gerçekleştirmekti. O kadar şanslıydım ki bu kitap büyük bir tepki toplayabildi. Dünyanın her yerinde kitap çokça tartışıldı. Gelen tepkilerin yüzde 90’ı “bu ne aptalca” “ne saçma bir şey”, “dünyayı değiştirmek için elbette devlet iktidarını ele geçirmemiz gerekiyor” biçimindeydi. Geri kalan yüzde 10 ise “ne olağanüstü bir şey”, “bizim düşündüğümüz şey tam da buydu” dediler, pekiyi ama ya sonra, iktidarı almadan dünyayı değiştirelim, devleti ele geçirmeye çalışmayalım demekte bir beis yok ama bundan sonra ne yapacağız? İşte Türkçe’de yayımlanan yeni kitabım bu soruya bir nevi yanıt oluşturmaya çalışıyor. Ve kitabın verdiği yanıt İngilizcede sadece iki kelime (Crack Capitalism), Türkçede kaç kelimeyle olur bilemiyorum, ifade edilebilir: Kapitalizmde Çatlaklar Yaratalım. Kapitalizmi Parçalayalım. Bence yapmamız gereken şey bu. Ama bu yanıtın bir yanıttan daha çok aslında bir soru olduğunu kabul etmek gerekir. Bu gerçekten de takip edilmesi gereken bir yön. “Kapitalizmde çatlaklar yaratalım” derken söylemeye çalıştığım şey, aslında halihazırda yapmakta olduğumuz şeyi yapmamız, ama bunu daha sık yapmamız gerektiği. “Çatlak”la, yanlış yönde ilerlediğimiz anlar ve uzamlar yaratmayı kastediyorum. Bir ret ve yaratım anı, uzamı yaratmaktan bahsediyorum. Düşünürken kısmen Meksika’da yaşıyor olmam nedeniyle hep aklıma gelen bir örnek var: Zapatistalar örneği. Zapatistaların yaşadığı yere gittiğinizde adeta her yerde üzerinde “Kötü hükümet giremez, burada halk yönetir” yazan levhalar görürsünüz. Ama burayı sadece egzotik bir Meksika olarak görmemek önemlidir. Bu bizim kendi deneyimlerimize derin bir şekilde kök salmış olan bir şeydir. Bu hareketi, bu ret ve yaratım anı ve uzamını bir çatlak olarak düşünürsek aslında çatlakların her yerde olduğunu görmeye başlayabiliriz. Mesela Otonom’u düşünelim. Çünkü onlar bir grup olarak diyorlar ki bu kitapları politik olarak anlamlı bulduğumuz için yayımlıyoruz, yoksa bunlardan para kazanacağız, kâr edeceğiz diye değil. Ya da bütün dünyada su üzerine verilmekte olan mücadeleleri, her yerde “Hayır, suya meta olarak bakılamaz” diyen mücadeleleri düşünebiliriz. Su hepimiz için öyle önemli bir şey ki bir şekilde onu kapitalizmin mantığının dışına çıkarmak zorundayızdır. Dolayısıyla suyun etrafına duvar çekmeye ve bu duvara “Kapitalizm Giremez” diyen işaret levhaları asmaya çalışırız. Aynı şeyi eğitim için de söyleyebiliriz. Son yıllarda üniversite etrafında gelişen en radikal mücadelelerde, harçlara ve eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadelelerde öğrencilerin ve öğretmenlerin verdiği mesaj aynıdır: Kapitalizm dışarı, burada halk yönetir. Ya da sevdiklerimizle, çocuklarımızla ilişkimizi düşünelim. Bu ilişkilerde de aynı mantığın geçerli olduğunu görürüz. Arkadaşlarımızla, dostlarımızla kurduğumuz ilişkilerin etrafına “Kapitalizm dışarı, para dışarı, burada biz yönetiriz, biz belirleriz” diyen işaretler koymaya çalışırız. Bunun üzerine düşündüğünüz oranda, kapitalist tahakkümün dokusunda çok daha fazla çatlak olduğunu görmeye başlarız. Büyük çatlaklar, orta büyüklükte çatlaklar, küçük çatlaklar, nerdeyse görülemeyecek kadar küçük çatlaklar, bilinçli çatlaklar ya da sadece yarı bilinçli çatlaklar, uzamsal ya da zamansal çatlaklar ve yavaş yavaş belki hâlâ umut var, belki hâlâ radikal toplumsal değişimden bahsedebiliriz diye düşünmeye başlarsınız. Ve eminim ki buradaki herkes muhtemelen bir on örnek daha düşünebilir. Tüm bunlar için net, tek bir sözcük değil pek çok sözcüğümüz var. Bazen bunlara uzam ve an deriz, bazen sevgi deriz, bazen güven, bazen eğlence diyebiliriz, heyecan diyebiliriz, bazen dayanışma deriz, bazense komünizm deriz. Ama bunlar harekettir, sermayenin hareketinin karşısında ve ötesinde hareket eden hareketlerdir. Bence umudun, daha iyi bir dünya umudunun köklenmiş olduğu yer bu hareketlerdir. Bu çatlakların ne kadar zor olduğunu, ne kadar gülünç olduğunu, çoğu zaman ne kadar sempatik göründüğünü hepimiz biliriz. Bunların ancak kısa bir süre için devam ettirilebileceğini hepimiz biliriz. Mantıksal olarak bunların var olmadığını biliriz, ama bir şekilde vardırlar. Ve biliriz ki bütün zorluklarına, gülünçlüklerine rağmen bunların gösterdiği yoldan gidilmesi gerekir. Ve bunlar daima engellerle karşılaşır. Açık ya da açık olduğu varsayılan engellerden biri devlet şiddetidir. Şehrin göbeğinde bir evi işgal etmeye ya da bir bahçe yapmaya ya da herkes için erişilebilir olması gerektiğini düşündüğünüzden bir dükkâna girip para ödemeden yiyecek almaya kalkıştığınızda derhal polis müdahalesiyle karşı karşıya kalırsınız. Ama bunun ardında ondan daha büyük başka bir engel vardır: paranın yarattığı engel. Bizi uyumluluğun, kapitalizmin mantığının içine geri çekmeye çalışan devasa güçler vardır. Buna rağmen dünya, yanlış yönde yürümekte olan insanların yarattığı çatlaklarla doludur. “Biz” diye konuşuyorum, çünkü biz yanlış yönde yürüyoruz, bunun Sinem için geçerli olduğunu biliyorum, kendim için de geçerli olduğunu sanıyorum. Ama bunun muhtemelen hepimiz için geçerli olduğunu düşünüyorum, çünkü yanlış yönde yürüyen insanlar olmasanız burada ne işiniz olabilir ki? Öyleyse dünyanın her yerinde bu çatlakların, onurların var olması gibi bir durum söz konusu. Bunlar sermayenin, paranın mantığını kırmaya çalışır. Ama aynı zamanda bunları uyumluluğa geri çekmeye çalışan muazzam bir güç vardır. Dolayısıyla bu anlamda “kapitalizmde çatlaklar yaratmak” ancak bir işaret, bir soru olabilir. Kitapta yapmaya çalıştığım şey ise bu argümanı, bu çatlakların özünün iki etkinlik biçimi arasındaki karşıtlık olduğunu öne sürerek bir adım ileri taşımak. Bir yanda, bize toplumun doğası tarafından dayatılan ve para yoluyla aktarılan bir etkinlik biçimi. Bu emektir ya da Marx’ın deyişle yabancılaşmış emek, soyut emektir. Ama bu çatlaklarda, bu retlerde, bu yaratımlarda yaptığımız şey etkinliğimizi başka bir biçimde şekillendirmeye çalışmaktır. Etkinliğimizin bu ölüm toplumu tarafından şekillendirilmesine izin vermeyeceğiz diyoruz. Kendi etkinliğimizi, kendimizi aşağıdan belirlemeliyiz. Başka bir deyişle çalışmayalım diyoruz. Eylemeliyiz, eylemde bulunmalıyız ama çalışmamalıyız. Ve son yıllarda anti-kapitalist harekette tam da hareketin emeğe karşı bir hareket olduğuna dair bir algının gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Ya da daha doğrusu emeğin içinde ve karşısında, emeğin içinde, karşısında ve ötesinde bir hareket. Emek hareketinin bütün bir tarihi, bölünmez ve tekçi bir emek kavramını benimsemiştir. Ama hareketin bugünkü ilerleyiş biçiminin bu bölünmez ve tekçi emek kavramını parçaladığını düşünüyorum. Ve bu bize Marx’ın daha Kapital’in ilk sayfalarında söylediklerini hatırlatıyor, yani her şeyi anlamanın anahtarının emeğin ikili doğası olduğu tespitini. Buna rağmen bütün bir ortodoks Marksizm geleneği emeği bölünmez ve tekçi bir kategori olarak ele almıştır. Bir yandan bu zihinsel pratik, gerçekten de emeğin, yabancılaşmış emeğin egemenliğini kuran ve feci sonuçlara yol açan Rus ve diğer devrimlerin felaketini, yıkımını getirmiştir. İkinci olarak da emeklerin sadece tekçi bir emek kategorisini oluşturduğunu düşündüğünüzde, bu beraberinde anti-kapitalizme dair bütün bir düşünme biçimini, bütün bir grameri de beraberinde getirir. İnsan etkinliğinin soyut emek olarak varoluşundan doğan bütün bir gramer. Bu ayrıca geçmiş, şimdi ve gelecek arasında belirgin ayrımlar yapan, homojen bir saat zamanı gibi bir zaman anlayışını içinde barındırır. Bu perspektiften devrimden sadece gelecekteki bir devrim olarak bahsedilebilir. Dolayısıyla şu anda gerçekleşmekte olan, emeğin bu şekilde sorgulanışı üzerine düşündüğümüzde bu sadece bireysel çatlakların var olmaya devam edip edemeyeceği ile ilgili bir mesele değildir. Mesele ayrıca şudur ki bu çatlaklar anti-kapitalizmin yeni bir anti-gramerinin önünü açmaktadır. Şimdi kısaca üç noktadan bahsedelim. Birinci bütünlük kavramını kırmaktır, oysa eski anti-kapitalizm anlayışı bir bütünlüğün yerine başka bir tanesini geçirmekti. Şimdi giderek kök salmakta, gelişmekte olan anlayış ise mücadelemizin tikellikten, aşağıdan geldiği ya da Zapatistaların dediği gibi pek çok dünyadan oluşan bir dünya istememiz gibi bir anlayıştır. İkincisi ise öznellik kavramını dönüştürmektir. Eğer bölünmez ve tekçi bir emek kategorisi yerine Marx’ın vurguladığı gibi emeğin iki yönlü niteliğinden yola çıkarsak bu ikiliğin bizi ortadan yarıp geçtiğini kabul etmek zorundayız. Ve aynı zamanda anti-kapitalist öznenin kaçınılmaz olarak kendiyle antagonist ve şizofren bir özne olduğunu. Kapitalizme karşı mücadelenin aynı zamanda kendimize karşı bir mücadele olduğunu kabul etmemiz gerekir. Sonuncu ve belki de benim için en önemlisi zamansallık kavramındaki bir dönüşümdür. Devrim fikri, gelecek fikri yerini şimdi ve buradaki bir devrime yapılan vurguya bırakmaktadır. Dünyayı anlamak için onu kendi pratiğimizin çelişkili doğasının bir sonucu olarak anlamamız gerektiğini söylüyorsak kaçınılmaz olarak kapitalizmi bizim yarattığımızı söylüyoruz demektir. Bu şunu demektir: Kapitalizm bugün varsa bunun nedeni onun iki ya da üç yüzyıl önce yaratılmış olması değil, onu bugün bizim yaratıyor olmamızdır. Böylelikle bütün bir devrim sorunu değişmiş olur. Mesele artık kapitalizmi nasıl ortadan kaldıracağımız değildir –ki bu çok göz korkutucu bir görevdir. Mesele kapitalizmi nasıl ortadan kaldıracağımız değil onu yaratmaya nasıl son vereceğimizdir. Bu elbette soruya bir yanıt değildir, ama soruları nasıl soracağımızı kökten değiştiren bir şeydir. Dolayısıyla benim cevabım şu, en başa dönersek, kapitalizmde çatlaklar yaratalım, bunu böyle yapabiliriz; ama bu elbette yanıt olmayan bir yanıttır. Devrimin son derece ve müthiş gerekli olduğunu biliyorum, ama onu nasıl yapacağımızı bilmediğimizi düşünüyorum. Devrimin nasıl yapılabileceğine dair benim düşünebildiğim tek yol, bu çatlakların yaratılması, genişletilmesi, çoğaltılması ve birleştirilmesidir. Teşekkürler…

 

Dinleyiciler:

- Raul Castro’nun Küba’da mülkiyete yol açacak birtakım reformlar yaptığına dair haberler okuduk. Bunları tersine bir çatlak olarak değerlendirebilir miyiz?

 

- Kapitalizmde çatlaklar yaratırken yarattığımız farklılıkların anti-kapitalist olup olmadığını nasıl bileceğiz?

 

J. H. Ayağa kalkmak istedim, çünkü yüzlerini göremediğim insanlar karşısında konuşmaya dayanamıyorum. Bu beni sinir ediyor. Şimdi şu iki soruya gelelim. Birincisi Raul Castro ve Küba’daki reformlarla ilgiliydi. Ben bu reformları hiçbir şekilde bir çatlak olarak görmüyorum. Bence bu reformlar dünya kapitalizmine geri dönüşü ifade eden çok tehlikeli bir hareket. Bence bütün devrimler her zaman çok çelişkili şeylerdir. Özellikle devrimlerin iki temel biçim aldığını söyleyebiliriz. Birincisi yoksul halklar adına yapılan bir devrim fikridir. Bu tür bir fikir, başka insanlara yardım etmenin en iyi biçimi olduğu için bizi kaçınılmaz olarak devlet örgütlenmeleri oluşturmaya götürür. İkinci devrim anlayışı ise insanların kendi adlarına yaptığı devrimdir. Bu da devlet olmayan örgütlenme biçimlerinin gelişimi anlamına gelir. Örneğin, konsey ya da meclis örgütlenmeleri gibi. Venezüella ya da Bolivya’ya bakarsak, bu her iki biçimin de bu örneklerde mevcut olduğunu görebiliriz. İnsanları dışlayan, dışarıda bırakan devlet biçiminin açık bir tahakkümü söz konusu elbette. Küba’ya dönersek son birkaç yılda devlet biçiminin, insanları süreçten dışlayarak oldukça hâkim hale geldiğini görüyoruz. Bununla birlikte şu anda Küba’da heyecan verici ve önemli gelişmelere tanık oluyoruz. Raul Castro’nun reformlarını reddeden ve farklı bir komünizm anlayışını arzulayan aşağıdan gelen hareketler var. Bu beni çok heyecanlandırıyor. İkinci soruya, yani yarattığımız çatlakların anti-kapitalist olup olmayacağını nasıl bilebiliriz sorusuna. Bilemeyiz. Bir şeyler yaparız ve kapitalizmin mantığını kırmak istediğimizden eminizdir. Bunun hakkında düşünmemiz ve kendimizi eleştirmemiz gerekir ama hiçbir zaman bunu tam olarak bilemeyiz. Bunun gerçekten böyle olup olmadığını ancak kapitalizm yok olduğunda bilebiliriz. Bence bunun en iyi örneklerinden birisi Rus Devrimi’dir. Rus Devrimi’nde binlerce insan kapitalizmin dinamiğini kırmak için hayatlarını verdi, hayatlarını buna adadı. Dünyanın her yerinde binlerce ve binlerce insan bir noktada onların yolundan gitti. Ama şimdi geri dönüp baktığımızda, Rus Devrimi’nin aslında kapitalizmin yirminci yüzyıl boyunca varlığını sürdürmesine katkıda bulunup bulunmadığı sorusunu sormamak elde değil. Elbette bunu provoke etmek ve kızdırmak için soruyorum, ama aynı zamanda samimi bir soru olduğunu düşündüğüm için soruyorum.

 

- Bence kapitalizmin ana teması insanların ruhsal ve sosyal kimlikleriyle alakalı. Bunlarla ilgili eksikliklerinden kaynaklanan bir durum. Kısacası kapitalizmi yıkmak için egolarda çatlak yaratılması gerektiğini düşünüyorum. Siz buna katılır mısınız?

 

- Depremler binalarda çatlaklar oluşturuyor ama depreme dayanaklı olacak şekilde o binaları onarıyorlar, sonra daha büyük depremler bile o çatlakları oluşturamıyor. Yani bir yerde çatlak oluşması onun yok olması ya da yok olmaya başlaması anlamına gelmiyor. O çatlağı yıkıma nasıl götüreceğiz? Konuşmanın başını kaçırdığım için, gerçi yıkım gibi bir şey düşünmüyorum dediniz mi bilmiyorum. İkinci olarak, konseyler ve sovyetler 1871, 1905 ve 1916’dan beri istenilen ve uğruna çalışılan şeylerdi. 1917’de İktidar Sovyetlere sloganıyla çıkıldığı halde, Nisan Tezleri’nde üç ana şey var: düzenli ordunun tamamen ortadan kaldırılması, bunun yerine halkın silahlandırılması; ikincisi bürokrasinin feshedilmesi ve bütün yöneticilerin seçimle gelmesi ve bunların geri çağrılması; üçüncüsü mülkiyetle ilgili. Kapitalizmin var olduğu dünyada bunlar gerçekleştirilemedi. Daha 1918’de profesyonel orduya geçmek, bürokrasiyi kurmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla enternasyonalizm ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Gerçek bir enternasyonalizm oluşmadan ve kapitalizme karşı dünya çapında mücadele edilmeden çatlaklardan geçiş mümkün müdür?

 

J. H. İlk soru anlayabildiğim kadarıyla egolarda çatlaklar yaratmakla ilgili bir soruydu. Evet, benim açımdan da toplumsal bir dönüşüm süreci aynı zamanda kişisel bir dönüşüm süreci de olmalı. Ama bunları biri önce diğeri sonra gelmeli gibi düşünemeyiz, bu ikisinin el ele gitmesi gerekir. Karar vermenin, eylemenin, yapmanın farklı yollarını yaratmaya çalışan pek çok grubun deneyimlerinin böyle engellerle yüz yüzde kaldığını görüyoruz. Bu söylediğiniz şeyin ben de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Konseyler ve sovyetlerle ilgili ikinci soruya geçersek, bence anti-kapitalizmin bütün bir tarihine bakarsak gerçekten iki ayrı gelenek olduğunu görürüz. Bu geleneklerden bir tanesi konsey, komün ya da meclis geleneğidir. Ki bu gelenek örgütlenme biçiminin kendisini devrimci sürecin çok önemli bir parçası olarak görür ve konsey iktidarı ele geçirmenin değil kendi gücümüzü, kendi yaratıcı gücümüzü yaratmanın bir yolu ya da çabasıdır. Öte yanda ise devlet yönelimli gelenek vardır. Bir parti kurarsınız ve kaçınılmaz olarak devletin yapılarını kendi örgütlenmenizin içinde yeniden üretirsiniz. Bence devrimci dönüşümü düşünmenin bu iki biçimi, iki yolu arasında bir karşıtlık vardır. Hepimiz için geçerli olan sorulardan birisi birlikte nereye kadar çalışabileceğimizdir ve bence olabildiğince birlikte, yan yana çalışmak çok önemli bir şeydir ama bu asla farkları hasıraltı etmemelidir. Sovyet Devleti bu iki örgütlenme biçimi arasında bir farkın olmadığı yalanı üzerine kurulmuştur. Sovyet Devleti, onun tarafından öldürülen Sovyetlerin cesetleri üzerine inşa edilmişti. Bu iki örgütlenme biçimi ve devrim anlayışı arasında bir fark olduğu konusunda açık ve net olmalıyız. Enternasyonalizmin öncelikli olup olmaması sorusuna gelirsek… (Bu arada kısa bir süreliğine kayıt alınamamıştır) …

 

- Özel mülkiyetin çok uzun bir tarihi var. Önce sınıfsız toplumdan başladık, sonra sınıflı toplum olduk ve şimdi sınıfsız toplum için mücadele ediyoruz. Ama özel mülkiyete karşı mücadele Marksizm ile başlamadı, bu ondan da önce, mesela ilk Hıristiyanlık tarafından da dile getirilmişti. Belki de Marx’ın yaptığı şey özel mülkiyete karşı verilen önceki mücadeleleri rasyonelleştirmekti. Bu mücadeleler de bir nevi tarihteki çatlaklardı. Ama tüm bu çatlaklara rağmen kapitalizm bugün var olmaya devam edebiliyor. Buradan bakıldığında sınıfsız toplumun sadece sosyalist bir düş olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

- Konuşmanızdan çok keyif aldım ve buraya geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Kitabınızı da okumayı çok istiyorum. Ama düşüncenizde oldukça tehlikeli bulduğum şöyle bir yan var. Siz ulus devleti bir tehdit olarak görüyorsunuz ama ben bir çözüm olarak görüyorum. Kapitalizmin bizim için yapmaya çalıştığı şeyin tam da bu olduğunu düşünüyorum, çünkü bizi bölmeye çalışıyor. Ulus devleti ortadan kaldırmaya ve doğrudan yerel ve bölgesel düzeyde, sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilenmeye çalışıyor. Ayrıca anti-kapitalizmi emperyalizmden ve yeni sömürgecilikten bağımsız düşünemeyeceğimize inanıyorum. Bu konudaki yorumlarınızı almak isterim.

 

J. H. Sınıfsız bir toplumun sadece sosyalist bir düş olup olmadığı ile ilgili sorudan, yani kapitalizmin ötesine geçiş boş bir hayal mi ya da mümkün mü sorusundan başlayalım. Evet, haklı olabilirsiniz. Bence devrimcilerin yüzyıllarca önce sahip olduğu kesinliklere bugün sahip olamayabiliriz. “Artık çok geç” demek zorunda olabiliriz. İnsanlar şimdiye kadar doğaya o kadar çok zarar vermiş olabilirler ki insanlığın dünya üzerindeki varoluşunu korumanın hiçbir yolu kalmamış olabilir. Belki de artık hiç umut kalmadı demek zorundayızdır. Belki de artık vazgeçmek gerek. Ama şimdi bu salonda bulunan herkesin vazgeçmeye hiç de hazır olmadığını zannediyorum. Devrimden konuşurken sanki gecenin dipsiz karanlığında bir ışık arıyor gibiyiz. Hiç umut kalmadığını söylemek için ortada bir sürü neden olmasına rağmen hâlâ umudu arıyoruz. Ama kendimizi hâlâ insan gibi gördüğümüz oranda yapmak zorunda olduğumuz şey budur. Çatlaklardan bahsetmemizin bir anlamı da gündelik hayatımızda devrimden bahsetmenin saçma gibi görünmesidir. Ama gözlerimizi açıp verilmekte olan mücadelelere ve kendi hayatımıza baktığımızda o zaman farklı bir toplumun gündelik varoluşumuzun temel bir parçası olduğunu ve gerçek bir umut olduğunu görmeye başlarız. Ulus devletle ilgili ikinci soruya gelirsek, benim için devlet kapitalizmle birlikte gelişen bir örgütlenme biçimi ve insanları kendi hayatlarını belirlemekten dışlayan bir sistemdir. Sanki sermayeden farklı bir mantık izliyormuş gibi görünür ama aslında öyle değildir. Devletin varoluşu sermaye birikiminin başarısına bağlıdır. Sermaye birikimi devletin gelirlerinin kaynağını oluşturur. Ve sermayenin kendini yeniden üretebilmesini sağlayabilmek için devletin insanları kendi hayatlarını belirlemekten dışlaması gerektiğini görürüz. Bir ülkeden başka bir ülkeye dolaşırken bir örnek düşünmeye çalışıyorum, ben de ülkelerin farklı olmasını isterim, ben de farklı dükkânlar, farklı ülkeler görmek istiyorum, her yerde daima aynı mağazaları, aynı arabaları, aynı süpermarketleri ya da onun türevlerini görmek istemiyorum. Ama devletleri düşündüğümde, hayır, devletler farklılıkları teşvik etmiyor, devletler sermayenin hizmetkarı olarak homojenliği etkin bir şekilde teşvik ediyorlar. Bizler farklı olmak istiyorsak, bu ölüm ve cinayet dinamiğinden kopmak istiyorsak, o halde yapılması gereken en açık şey devlete bakmaktır. Devleti ele geçirebilirsek her şey farklı olabilir diye düşünebiliriz. Ama tarih, özellikle de bütün bir 20. yüzyıl bunun doğru olmadığını bize tekrar tekrar gösterdi. Devletin doğası üzerine teorik bir düşünüm de aynı sonucu doğrular. Dolayısıyla devlete hayır.