Kategori: Çeviri
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 4156
Yazdır

Bilişsel kapitalizm tezinin Marksist bir okumasının esasları

Giriş

Bilginin, üretimin örgütlenmesi ve teknik ilerleme dinamiğindeki yayılımı ve süreklileşen merkezi rolü, günümüz tarihsel konjonktürüne damgasını vurmaktadır.[1] Bu evrim, neoklasik içsel gelişme ve bilgiye dayalı ekonomi teorileri tarafından, işbölümünde yaşanan dönüşümleri yapılandıran sermaye ile emek arasındaki antagonizma ve bilgi ile iktidar arasındaki çatışmadan soyutlanmış bir yaklaşımla açıklanır.[2]

Bilişsel kapitalizm hipotezi, bilgiye dayalı neoliberal ekonomi teorilerinin ekonomi politiğinin eleştirisinden doğar. Kapitalizmin mevcut dönüşümünün anlamı, salt bilgi üzerine kurulu bir ekonominin kuruluşuna indirgenemez; ancak sermaye birikimi yasaları tarafından çerçevelenip boyunduruk altına alınan bilgiye dayalı bir ekonominin oluşumunda kavranabilir.[3]

Buna dayanarak, bu makale, yanıta ilişkin kimi esaslar vermeye çalışacağımız iki teorik soruyu incelemektedir. Bilginin yayılmasına dönük eğilim, birinci sanayi devriminden beri etkin olan kapitalist işbölümü ve teknik ilerleme mantığına ilişkin bir kırılmanın habercisi midir? Marx’ta ve özellikle genel zeka nosyonunda, bilişsel kapitalizmi kateden çelişkiler ve antagonizmanın radikal durumdaki yeni karakterinin belirlenmesine olanak tanıyan unsurları bulmak ne dereceye kadar mümkündür?

Bu makale, bu sorulara yanıt vermek için, Marx’ın katkısının özgünlüğü ve güncelliğine vurgu yapmak ve kapitalist işbölümünün gelişimini belirleyen, bilgi ile iktidar arasındaki çatışkılı ilişkinin altını çizmek niyetindedir. Özellikle biçimsel boyunduruk, gerçek boyunduruk ve genel zeka kavramlarının teorik ve buluşsal değerini ele alacağız. Marx, boyunduruk[4] nosyonunu, emeğin sermayeye farklı tabi kılınma biçimlerini nitelendirmek için kullanır. Genel zeka düşüncesiyle birlikte, Marx emeğin sermayeye tabi kılınmasında radikal bir değişim yaşandığını belirterek, işbölümünün üçüncü bir aşamasına işaret eder. Bu, Adam Smith’e ait, sanayi kapitalizmine özgü işbölümü mantığının taraflı bir şekilde aşılarak, Marx’ın diğer yazılarına göre yeni bir tarzda, komünizme doğrudan geçiş olanağının öne sürülmesidir.

Bu kategorilerin, tarihin teorik olarak ustalıkla yeniden kurulmasındaki yararlarını göreceğiz. Bu yeniden kurma ise, uzun vadede (longue durée) kapitalizm dinamiğinde bugün yaşanan dönüm noktasının önemini ortaya koyabilecektir. Bunun sonucu olarak, kapitalist işbölümü ile bilginin rolünün başlıca üç aşamasının tanımlanabileceği (bu evreler kısmen birbirleriyle iç içe geçseler de) bir dönemselleştirme ortaya çıkar.[5]

i) Biçimsel boyunduruk aşaması, on altıncı yüzyılın başı ile on sekizinci yüzyılın sonu arasında gelişir. Bu aşama, putting-out[6] (evlere iş verme, ç.n.) sistemi ve merkezileşmiş imalata ilişkin üretim modellerine dayalıdır. Sermaye ile emek arasındaki ilişkiye, zanaatçılar ve meslek sahibi işçilerin sahip olduğu bilginin hegemonyası ile merkantilist ve mali türdeki birikim mekanizmalarının üstünlüğü damga vurmuştur.

ii) Gerçek boyunduruk aşaması, birinci sanayi devrimi ile başlar. İşbölümü, emeğin bölümlere ayrılarak faaliyetten yoksun bırakıldığı ve emek-gücünün minöriter bir bileşeninin entelektüel işlevler yüklenerek aşırı nitelikli hale getirildiği, bilginin bir tür kutuplaşması süreci ile nitelenir.[7] Emek-değer yasası üzerine kurulu olan zamandan tasarruf etme çabasının beraberinde, karmaşık emeğin basit emeğe indirgenmesi ve bilginin sabit sermaye ve şirket örgütlenmesine dahil edilmesi gelir. Sermaye birikim dinamiği, kitlesel ve standartlaşmış mal üretiminde uzmanlaşmış büyük fabrikalara (önce Manchester modelinin, sonra da Fordizmin büyük fabrikalarına) dayalıdır.

(iii) Üçüncü aşama, bilişsel kapitalizm aşamasıdır. Bu aşama, Fordizm ve Smith’e ait işbölümünün yaşadığı toplumsal kriz ile başlar. Sermaye ile emek arasındaki ilişkiye, bilginin hegemonyası ve yayılmış bir entelektüelliğin yanı sıra emeğin giderek artan ortanda maddi olmayan ve bilişsel niteliğine bağlı bilgiler sayesinde bilgi üretiminin oynadığı harekete geçirici rol damga vurur.[8] İşbölümünün bu yeni evresinin beraberinde, emek-değer yasasının krizi ile merkantilist ve mali birikim mekanizmalarının güçlü dönüşü gelir. Kapitalizmin bu yeni yapılanması ve buradan türeyen çatışmaların başlıca unsurları, büyük ölçüde Marx’ın genel zeka nosyonuyla öngörülmüştür.

 

Biçimsel Boyunduruk, Gerçek Boyunduruk ve Genel Zeka: İşbölümünde Yaşanan Dönüşümlere Tarihsel Bir Bakış

 

1. İşbölümü ve bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiler. Sermaye ile emek arasındaki ilk ve temel çatışma alanı

Marx’ın yaklaşımı, yalnızca işbölümünde yaşanan dönüşümleri değil, Schumpeter’in deyimiyle “yeni bir evrimin koşulları”nı yaratabilecek yolları da açıklamamızı kolaylaştıran, yorumlayıcı bir paradigma sunmaya devam etmektedir. Marx’ın çözümlemesi, yöntemsel bir bakış açısıyla, Smith’in işbölümüne dair açıklamalarına getirilen ilk eleştirilerden biridir. Bilginin kutuplaşması ve entelektüel ve maddi görevler arasındaki yarılma, artık doğal bir durum ve üretici güçlerin gelişmesinin zorunlu bir sonucu olarak görülmemektedir. Aksine bu eğilimler, (kullanım-değeri üretimi bakımından) emek sürecinin değerlenme sürecine (değişim-değeri üretimi ve artı-değer elde etme araçlarına) tabi kılınması yoluyla sermayenin teknik ilerlemeyi içsel kıldığı, çok özel tarihsel durumların sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.[9] İşbölümünün gelişimi, teknik ve örgütsel yenilik dinamiğinde kurulmuş olan, sermaye ile emek arasındaki çatışkılı ilişki ile başlar. Örneğin Marx, iş gününün kısaltılması ve düzenlenmesi için verilen mücadeleyi (ücret üzerinden yaşanan çatışmalar örneğini kullanarak), Kapital’in birinci cildindeki mutlak artı-değer nosyonundan nispi artı-değer nosyonuna kadar olan mantıksal-tarihsel pasajın merkezine koyar.

Daha da önemlisi, Marx’ın bu karmaşık çatışma ve yenilik diyalektiğinin özel bir boyutunda ısrarcı olmasıdır: “entelektüel üretici güçler”in kontrolüne ilişkin çatışma. Buradan, emeğin üretkenliği ve ekonomik etkinlik üzerindeki etkisinin vurgulanması ile sınırlı kalmayan bir teknik ilerleme kavramı doğar. Bunun ötesinde, bu kavram, teknik ve toplumsal işbölümünün evrimini yapılandırmış olan, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiler üzerinde durur.[10] “Entelektüel üretici güçler”in kontrolü üzerinden verilen mücadele, sermaye idaresinde işçiler sahip oldukları bilgiden ne kadar mülksüzleşirlerse üretimde uygulanan bilimin de o kadar gelişeceğine inanan bir eğilimle açıklanır. Bununla birlikte, bu türde bir teknik ilerlemenin ücretli işçiler arasında karşılaştığı direnişleri ve böylelikle bilgi ve kolektif emeğin yeniden bileşimine yol açabilecek karşı eğilimleri de açıklar. Aslında, kapitalist biçimiyle teknik ilerleme işçinin sahip olduğu geleneksel bilgiden mülksüzleşmesine olanak sağladığı takdirde, emek süreci indirgenemez biçimde çatışkılı kalır. Böyle bir durumda, yeni bir bilgi türü, teknik ve toplumsal işbölümünün kapitalist gelişimi düzeyinde kendisini sürekli olarak yeniden kurma eğilimine girecektir.[11] Bu nedenle, teknik ilerlemenin bilgi ile ilgili bir güçler ilişkisinin ifadesi olarak çözümlenmesi, Marx’ın çalışmalarının bütününde mevcuttur ve düşüncesinin kimi can alıcı yanlarının alternatif bir okumasına olanak sağlar.

Bilginin iktidar ile ilişkisinin çatışkılı dinamiği, sermayenin organik ve teknik bileşimindeki artış eğiliminin açıklanmasında merkezi bir konuma sahiptir. Bu eğilim, Marx’ın yazdığı gibi, makineler sisteminin bütünlük içerisinde ortaya çıkış biçimden kaynaklanır: “Bu yol, bölümlere ayırmadır [Analyse] – işçilerin eylemlerini giderek daha çok mekanik eyleme dönüştüren, böylece belirli bir noktada mekanizmanın onların yerini alması sonucunu doğuran işbölümü yoluyla oluşan analizdir.”[12]

Aslında, sermayenin teknik ve organik bileşimindeki artış eğilimi,

 

değerler sistemini, temel bir kapitalist üretim biçimi eğilimine dönüştürür: üreticiler ile üretim araçlarının, üretici güçler düzeyinde, ya da daha kesin bir ifadeyle, ... emek süreci içerisinde [işçi sınıfının sahip olduğu bilginin] ... mülksüzleştirilmesi ilişkileri düzeyinde giderek daha fazla ayrılması. ... Bu ilişki, ... emek sürecinin ve dolayısıyla nispi artı-değer üretiminin kontrol altına alınmasıyla sonuçlanan ve bu kontrolün önce zanaatçıya sonra da vasıflı işçiye bırakıldığı ... bir “üretimde sınıf mücadelesi”ni kurar.[13]

 

Burada, kâr oranlarındaki düşme eğilimi tartışması üzerinde uzun uzadıya durmayacağız. Bunun yerine, sermayenin organik bileşimindeki artış eğilimini yapılandıran, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin niteliksel dinamiğine vurgu yapıldığı takdirde, yapısal krizin bir başka biçimine ilişkin varsayımda bulunmanın nasıl mümkün olduğunun altını çizmekle ilgileniyoruz. Bu tür bir kriz, sermayenin aşırı birikimi ve değer bakımlarından geleneksel Marksist yaklaşımdan farklı bir mantık temelinde açık ifadesini bulur. Sermayenin teknik bileşimi ve toplumsal emek süreci düzeyinde niteliksel bir değişim yaşandığını varsayar. Bu, emek-gücü içerisinde yer alan canlı bilginin sabit sermaye içerisinde yer alan cansız bilgiye tabi kılınması ilişkisini tersine çevirir. Bu, “işbölümünün sermaye tarafından kontrolündeki düşme eğilimi”[14] olarak nitelendirilebilecek, canlı bilgi/cansız bilgi ilişkisindeki bir tersine çevrilmedir. Marx’ın çalışmalarının her yerinde, bizi sanayi kapitalizminin bu üst düzeydeki “büyük krizi” hipotezine götüren sayısız unsur hissedilir. Bununla birlikte, kanımızca, bu her şeyden önce Grundrisse’de, özellikle de (Defter VII’deki) “Makineler ile İlgili Bölüm”de yer alan pasajlarda mevcuttur. Marx burada, emeğin sermaye tarafından biçimsel ve gerçek boyunduruk altına alındığı aşamaların ardından, işbölümünün gelişimindeki yeni bir aşamanın gelişini ilan eder. Bu değişimin işbölümü ve teknik ilerleme üzerindeki etkisini betimlemek için “genel zeka” kavramından yine burada bahseder. Böylelikle, entelektüel ve bilimsel emeğin üretken değerinin egemen hale geldiği ve her şeyi yeniden toplumsallaştıran bilginin başlıca üretici güç olduğu bir tarihsel konjonktürün temel yanlarını öngörür.[15] Bu nedenle, Marx’ın biçimsel ve gerçek boyunduruk ile “genel zeka” nosyonlarına ve teknik ve toplumsal işbölümü arasındaki evrimleşmeye dönülmesi, Smith sonrası yirmi birinci yüzyıl nosyonunu ileri götürmek için çok ilgi çekici olabilir.[16]

 

2. Sanayi kapitalizminin yaşadığı krizi yorumlamak için biçimsel boyunduruk evresinden alınacak dersler

Marx, emek sürecinin sermaye tarafından tabi kılınmasına ilişkin tümüyle farklı mekanizmaları (ve yarattıkları çatışma ve krizleri) kendi mantıksal-tarihsel sıraları içerisinde nitelendirmek için, biçimsel boyunduruk, gerçek boyunduruk ve genel zeka nosyonlarını kullanır. Marx, bu incelemede, başlangıçta “daha önceki üretim tarzlarından yalnızca biçimsel olarak ayrılan”[17] bir toplumsal ve teknik işbölümünün sermaye tarafından tabi kılındığı, emeğin sermaye tarafından biçimsel boyunduruk altına alınma aşamasından hareket eder. Sermaye, esas olarak merkantilist ve parasal ilişkiler aracılığıyla, kendisinden önce var olan ve işçilerin elbirliğinin üretimin kapitalist idaresine ilişkin mekanizmalara ihtiyaç duymadığı bir emek sürecini boyunduruk altına alır. Emek ilişkilerindeki elbirliği, sermaye konusunda teknik olarak otonom kalır. Emek sürecinin kontrolü ve artının temellük edilme durumları, örneğin putting-out sisteminde olduğu gibi, öncelikle doğrudan üretken alana dışsal olan mekanizmalar üzerine kurulur. (Marx’ın söyleyeceği gibi, değişken bileşenin sabit sermaye bileşeni üzerindeki niteliksel üstünlüğünün) Üretken toplumsal elbirliğinin otonomisi göz önünde bulundurulduğunda, artı-emeğe yönelik (ücretli emek ve/veya otonom zanaat emeği biçimindeki) baskı, esas olarak işçinin (para kazanma ve/veya geçim kaynaklarını ticari olmayan biçimde temellük etme olanağından yoksun olarak) emek-gücünü satmaya zorlanacak biçimde ticari olarak tabi kılınmasından kaynaklanır.

Emeğin sermaye tarafından biçimsel boyunduruk altına alınmasının temel özelliklerinden biri, ücretli işçilerin dolaşım sürecindeki parasal bağımlılık ilişkisi ile emek sürecinin düzenlenmesi sırasındaki otonomileri arasında yaşanan çelişkidir.[18] Belirtildiği gibi, ekonomiyi toplumsallığından koparma politikalarının (çitlemeler, yoksullara yardım yasaları vb.) birinci sanayi devriminin uzun ve zorlu gelişme sürecindeki hayati yeri, işte bu çelişkilerden doğar. Üretici güçlerde maddileşen gerçek bir baskıdan yoksun olan bu tür politikalar, işgücünü düzenleme ve, işgücünü gerçekten etkin kılmak için, ücretli emeğe yönelik parasal baskıyı vurgulama amacı taşır. Fordizmin yaşadığı krizin ardından harekete geçirilen neoliberal stratejilere benzer bir mantığa sahip olan bu politikalar, o dönemde, sonrasında biçimsel boyunduruktan gerçek boyunduruğa geçişin temelini oluşturan, geleneksel bilginin mülksüzleştirilmesi sürecine zorunlu bir başlangıçtı. Aslında tarihsel biçimsel boyunduruk aşaması, Fordizmin yaşadığı krizin ardından ortaya çıkan, sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yapılandırılması ile çok sayıda benzerlik taşır.

Bu tür bir yaklaşım, işbölümünde bugün yaşanan dönüşümlerin kendine özgü durumunu ve bu dönüşümlerde nelerin kazanılıp nelerin kaybedilebileceğini kavramamız açısından pek çok ders verir. Böyle bir durum, her şeyden önce, Marx’ın katkısı uzun kapitalizm dinamiğinin tarihçisi Braudel’in katkısıyla birleştirildiği takdirde oluşacaktır. Birinci ders, Braudel’i izlersek, kapitalizmin “birinci sanayi devriminden önce gelen ve onun ötesine geçen eski bir hikaye” olduğudur. Sanayi kapitalizmi, kapitalizmin bir aşamasından başka bir şey değildir. Kapitalizm, sanayi devrimiyle doğmak bir yana, teknik ilerlemeye hız vermeksizin ve artının esas olarak dolaylı ve üretim alanına dışsal biçimde temellük edilmesiyle, tarihinin uzun bir evresinde –en azından kapitalist dünya sisteminin merkezindeki ülkelerde– gelişme göstermiştir.[19] Kapitalizmin başlıca özelliği, aslında tahakküm mekanizmalarının son derece esnek olması ile, çok iyi uyum sağlayabilme ve dolayısıyla uzmanlaşmamış olabilmesi ile bağlantılıdır.[20]

Böyle bir esneklik, sermayenin genel formülünde (P-M-P’) ortaya çıkar ve sermayenin üretim alanı ile girdiği ilişki türünü açıklar. Birikim açısından bakıldığında, döngünün başlangıcında yatırılan parasal sermaye (P) esnekliği, akışkanlığı ve seçme özgürlüğü ile nitelendirilir. (M) ise (üretken sermayede olduğu gibi ticari sermaye biçimindeki) maddileşmeyi, değişmezliği ve belirsizliği getiren ideal kısa devredeki (P-P’) bir kesintiden başka bir şey değildir.[21] Böyle bir belirsizlik, üretim faaliyetinde bulunan sermaye için sonuçta daha büyüktür. Artı-değerin gerçekleşmesi yaşanmadan önce, emeğin örgütlenmesinin doğrudan yönetimi ile bağlantılı risklere kapılmalıdır. Bu tür bir belirsizliğin yayılması, ücret ilişkisinin ve, daha genel olarak, diğer tüm bağımlı emek biçimlerinin düzenlenmesini destekleyen sosyal ve kurumsal etmenlere dayalıdır. Bu etmenler arasında başlıca olanı, şüphesiz emek sürecinin idaresi ve kapitalist kontrolü işlevlerinin dayandığı teknoloji ve bilgi tahakkümünün kapsamıdır. Arrighi’nin ortaya koyduğu gibi, Marx’ın formülüne göre

 

kapitalistler, esnekliğin ve seçme özgürlüğünün kaybedilmesi ile sonuçlanacak belirli üretken girdi/çıktı kombinasyonlarına kendinde bir amaç olarak para yatırmazlar. Aksine, üretken yatırımı, gelecekte kendilerine daha da fazla esneklik ve seçme özgürlüğü sağlayacak bir araç olarak görürler. Gelecekte daha fazla seçme özgürlüğüne sahip olma yönündeki böyle bir beklenti olumsuz sonuçlandığı ya da sistematik olarak karşılanmadığı takdirde, sermaye daha esnek yatırım biçimlerine, her şeyden önce para biçiminde, dönme eğilimi gösterir.[22]

 

Emeğin örgütlenmesinin kapitalist kontrol biçimlerindeki güvencesizliğin, sanayi devrimi gerçekleşmeden önceki yüzyıllarda sermayenin üretim alanına nüfuz etmesindeki yavaşlığın ve yoğunlaşmış manüfaktür sisteminin yayılması nedeniyle karşılaşılan büyük zorlukların açıklanmasında yardımı olacağını düşünüyoruz. Hem çalışma yöntemlerinin kontrolü hem de emeğin yoğunluğu açısından emek sürecini düzenleyen güç, kolektif işçinin sahip olduğu canlı bilgiye dahil edilmiş olarak kalır. Böylelikle, “el becerisinin manüfaktürün temeli olması yüzünden ve bir tüm olarak manüfaktür işleyişinin işçilerin kendilerinden başka nesnel ve bağımsız bir çerçevesi olmaması nedeniyle, sermaye, sürekli olarak işçilerin başkaldırmaları ile uğraşmak zorunda kalır.”[23]

Bu nedenle, üretim sürecinin makineleşmesi gelene kadar, “yoğunlaşmış manüfaktür” sistemi yalnızca zayıf bir gelişme gösterdi ve tüccar girişimci, kendisini sanayinin kaptanına dönüştürmek yerine, putting-out sistemi modeline ayrıcalık göstermeye devam etti. Bu tarihsel örnek, sermaye birikim dinamiği yasasındaki daha genel bir eğilimi açığa çıkarabilir. Yani, üretim döngüsünün örgütlenmesi sermaye idaresinden otonom ve üretken bir elbirliği üzerine ne kadar kurulu ve/veya son derece çatışkılı bir dinamik tarafından ne kadar katedilmiş görünürse, parasal ve mali dolaşım alanı aracılığıyla gerçekleşen üretimin ve artıyı temellük etme mekanizmalarının dolaylı tahakküm biçimlerine ayrıcalık vermeye o kadar eğilim gösterecektir. İşbölümü ve sermaye birikimi biçimlerini beraberce resmeden bu paradigma, farklı sermaye birikimi evrelerinin tarihsel olarak birbirini izlemesini açıklamaya da yardımcı olabilir; böylece üretken, mali ve ticari birikim biçimleri ile nitelendirilen evreler söz konusu olacaktır. Bu bağlamda, sanayi kapitalizminin yaşadığı krizi tarihsel bir perspektife yerleştirmek için, biçimsel boyunduruk aşamasının sunduğu bir başka ders ise, sermayenin “doğrudan üretken biçimlerinden kendisini bir kez daha kurtarmak için” bugün de sorunsuzca genişleyebildiği “ve artıyı diğer ilişkilerden kopararak temellük etmeye çalıştığı”dır[24].

Öte yandan, Braudel, Fordizmin yaşadığı krizin ne anlama geldiğini ufuk açıcı bir dille anlatacak unsurları bize tamamen “dünya ekonomisi” tarihi açısından sunmuştur.[25] Braudel’e göre bu, in toto [bütünüyle, ç.n.] bir Kondratieff uzun dalgasının düşme evresine uygun özellikler sunmasına rağmen, neo-Schumpeterci uzun döngüler biçimindeki yorumlarla açıklanan kopuştan daha büyük bir tarihsel kopuşu ifade eder. Bu durum, eğilimin tersine dönmesi olacak ve kapitalizmin birinci sanayi devrimiyle ortaya çıkan biçimine ait gelişme mantığının tam da kendisini bir kez daha şüphe konusu yapacaktır. Braudel açısından, sanayi kapitalizminin itici gücünün tükenmesi, gerçek capitalisme du sommet’yi [tepedekilerin kapitalizmi, ç.n.] öne çıkaracak ve bir kez daha ticari ve mali kapitalizme uygun dolaylı tahakküm araçlarına ayrıcalık tanınacaktır. Sermayenin üç döngüsünün üretken sermayenin himayesindeki tek bir döngünün farklılaşmış anlarında birleşmesi, kapitalizm tarihindeki geçici bir evrenin egemen ifadesinden başka bir şey olmayacaktır.[26] Bu açıdan bakıldığında, mevcut finansallaşma sürecinin doğuşunun, Fordizmin yaşadığı krizin belirlediği işbölümündeki çatışkılı dönüşümler ile yakından ilişkili olduğunu ekleyebiliriz. Mali küreselleşme, sermayenin, değerlenme döngüsünü, artık gerçek anlamda boyunduruk altına almadığı bir toplumsal emek sürecinden daha da otonom kılma çabası olarak da yorumlanabilir. Bu nedenle, Braudel’e ait uzun kapitalizm dinamiği yaklaşımı ile Marx’ın genel zeka ve sanayi kapitalizminden kalan Smith’e ait işbölümünün yaşadığı kriz hipotezleri arasında yeniden bağlantı kurduğumuz takdirde, daha da ilgi çekici bir yorumlayıcı paradigmaya sahip oluruz.

 

3. Gerçek boyunduruk ve sanayideki işbölümü mantığı

Emeğin sermaye tarafından gerçek boyunduruk altına alınmasına giden süreç, birinci sanayi devrimi ile başlar. Birinci sanayi devrimi, sonu Fordizme varan bir dizi eğilime dayalıdır: entelektüel emek ile kol emeği arasında yapılan ilerici ayrım, kavramsal ve maddi görevlerin ayrılması ve bilginin kutuplaştırılması ile emeğin bölümlere ayrılması. Bunlar, sermayenin ürün ve emek süreci üzerindeki kontrolünü giderek daha fazla olumlamasını sağlayan teknik ve örgütsel değişim dinamiğini belirlemiştir.

Şunu da belirtmek gerekir ki –böyle bir unsur, mevcut krizin bir yönünü kavramak açısından çok önemlidir– bu işbölümü ve teknik ilerleme eğilimleri, sanayi kapitalizmi dinamiğinin merkezinde olan bir toplumsal kurumun kurulmasına dayanır: (doğrudan üretken bir etkinliğe ayrılan) dolaysız emek zamanını, temel ölçü birimini ve insan emeğinin üretici gücünün gelişimiyle elde edilen zenginliğin kaynağını kuran toplumsal norm. Aslında, sanayi devrimi öncesinde (bireylerin çoklu etkinlik ve çok yönlülüklerinin henüz egemen olduğu bir evrende) emek ile emek-dışı arasındaki ayrım yok denecek kadar azdı. Emek (genel olarak etkinlik), etkin olması açısından saat ve kronometre ile ölçülmeyen bir zaman ölçüsüydü. Kapitalist girişimin gelişmesiyle birlikte, “bu ilişki tersine döner: zaman, emeğin ölçüsü haline gelir”[27] ve sonuç olarak, zenginlik üretimi ve dağıtımına değer biçme normu haline gelir. Bu, fabrika sisteminin zamanın emeğin ölçüsü haline geldiği ve emek zamanının toplumsal açıdan merkezi bir unsur olarak ortaya çıktığı şeklindeki otorite iddiasıdır. Bu nedenle, emeğin ekonomik değerini ölçme ve işleme biçimlerini öngörme aracı olarak saat ve kronometre zamanı, makineler ile birlikte, sanayi devrimi tarafından belirlenen emeğin ekonomik ve kültürel dönüşümünün özünü oluşturur. Birbirini izleyen bu tür zaman ekonomisi biçimleri, Taylorizm ve makineleşme ilkelerinin birleşmesi üzerinden sonu Fordizme varacak olan teknik ilerleme mantığına şekil verir. Böylelikle emek, yalnızca değişim-değeri biçimiyle değil içeriği itibariyle de, daima soyut, her türlü entelektüel ve yaratıcı nitelikten yoksun hale gelir.[28]

İşçinin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık üretim sürecinin yalnızca dışında değil içinde de dayatıldığında gerçek hale gelir. Emeğin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık, işbölümünü biçimlendirip üretken bir elbirliğinin koordinasyonuna olanak veren bilgi yığınının bugün kolektif işçi için dışsal olan karakterinin yanı sıra teknoloji tarafından bir şekilde verilen bir emir olarak dayatılmaktadır. Ücretli emeğe yönelik olarak artık yalnızca parasal değil, teknik ilerlemenin içsel kıldığı teknolojik açıdan da bir baskı söz konusudur. Böylelikle, makineler sisteminin basitçe canlı bir uzantısına giderek daha fazla indirgenmekte olan üreticinin bireysel emek-gücü, “şimdi ... sermayeye satılmadıkça işgörmez hale gelir”.[29] Bu açıdan bakıldığında, gerçek boyunduruğun gelişim dinamiğinin bu kavramı nitelendiren ikili bir boyutta[30] anlaşılması gereklidir:

(a) Teknik işbölümü düzeyinde, sermayenin emek-gücünü kontrol etme zorunluluğunu teknik ve örgütsel değişim dinamiğine içsel kılmasını sağlayan eğilimi belirler.

(b) Toplumsal işbölümü düzeyinde, gerçek boyunduruk, ücret ilişkisi ve değişim-değerinin genelleştirilmesi aracılığıyla sanayi kapitalizminin toplumun bütününü kapsama eğilimini ve ücretli emeğin varlık koşullarının altüst oluşunu belirler. Bu dinamik, sermaye birikimi ile bütünleşmiş bir tüketim normunun kuruluşuna kısmen dönüşür. Bununla birlikte, emek-gücünün belirli yeniden üretim maliyetlerinin devlet tarafından toplumsallaştırılmasına gidecek bir çatışkılı süreci de yaratır. Bu yaklaşıma göre, refah devletinin kurumlarının gelişimi ile birlikte yaygın eğitim oluşturulur ve bu eğitim sistemi içerisinde giderek daha fazla gerilim açığa çıkar. İlke olarak buradaki başlıca görevlerinden biri, mevcut toplumsal sınıfların hiyerarşisine karşılık gelecek biçimde bilgilerin hiyerarşisini yeniden üretmek ve haklı göstermektir.

Gerçek boyunduruğun ilk boyutunun yaşadığı kriz ve bilginin yayılmasının kökeninde yatan unsurlardan biri, eğitimin (kısmen de olsa) “demokratikleştirilmesi”dir.

Özet olarak, biçimsel boyunduruktan gerçek boyunduruğa varan ekonomik ve toplumsal dönüşüm dinamiği, büyümenin dinamik bir destekçisi ve makro-ekonomik dengeleyicisi olması nedeniyle, sanayi kapitalistleri sınıfının işçi sınıfı modeli üzerinden (ve ona karşı olarak) biçimlenmesini ve sermaye birikimi koşulları içerisindeki çatışmalar ile bütünleşmeye yönelmesini sağlayan tarihsel süreci vurgulamamıza olanak verir.[31] Sermayenin verili bir andaki yapısının okunması ise, büyük ölçüde, ücretli işçilerin bilgiyi yeniden temellük etmek ve ücretli emeğe yönelik ekonomik baskıdan kurtulmak için durmaksızın verdiği mücadelenin bize miras bıraktığı tarihin yeniden kurulması anlamına gelir. Bu tür bir çatışma-yenilik-gelişme diyalektiği, birinci sanayi devriminden Fordizme varan farklı üretim paradigmalarının birbirini izlemesinde harekete geçirici bir rol oynamıştır. Hem üretim hem de tüketim normları açısından bakıldığında, Fordizm gerçek boyunduruğa yönelik tarihsel eğilimin gerçekleşmesini birçok yönden sağlamıştır. Fordizm, kendisini krize götürme ve işbölümünün yeni ve post-endüstriyel bir aşamasına geçişi belirleme eğilimi taşıyan çelişkiler barındırsa da durum böyledir.

Aslında, hiçbir şey bilginin mülksüzleştirilmesi ve gerçek boyunduruğun derinleştirilmesi eğilimini geri dönüşsüz kılmaz. Bu, Fordizmin belirlediği en genel işbölümü düzeyinde etkisini göstermiş olan bilginin kolektif olarak yeniden temellük edilme düzeyinde gerçekleşir. Yaygın eğitimin gelişmesinin oynadığı rolü, en iyi yayılmış bir entelektüelliğin oluşumunda ve yeni bir işbölümünün ortaya çıkmasında anlayabiliriz. Aslında bu tür bir evrim, Marx’ın genel zekaya ilişkin belirli sezgilerini gerçekleştirmiş gibi görünmektedir.

 

4. Grundrisse’nin özgünlüğü: emeğin sermaye altındaki gerçek boyunduruğunun içerilerek aşılması olarak genel zeka[32]

Kapital’in birinci cildinde, Marx işbölümünde yaşanan dönüşümlere ilişkin analizini basit elbirliğine varan aşamalarla ve manüfaktürden modern sanayiye kadar sınırlar. Bu mantıksal-tarihsel şema, yanlışlıkla gerçek boyunduruk eğiliminin aşılamaz bir yapısı olduğu yargısı olarak düşünülebilir. Kapital’in bu yorumu, üretici güçlerin kapitalist gelişiminin sınırlarına ilişkin olarak piyasa anarşisine vurgu yapan ve kapitalist işbölümünü kateden çatışmaların yarattığı çelişkileri hiçe sayan bir okumayı destekleyecektir. Bununla birlikte, Marx’ın bütün çalışmalarında, kapitalist işbölümü eleştirisi ve bunun dayanak noktası olduğu çelişkilerin analizi, sermayeyi “üretime egemen biçim olarak kendisini çözüştürmeye”[33] çalışmaya yöneltmiş olan kriz ve dinamiklere ilişkin Marx’ın yaklaşımının merkezine oturur. Üstelik Kapital’in birinci cildinde, emek zamanının yasal olarak azaltılması ile temsil edilen tarihsel riskin bilgiye erişimin toplumsallaşması için verilen daha genel bir mücadele ile nasıl da ayrılmaz biçimde bağlantılı olduğu Marx tarafından vurgulandığında, bu sorunsal alanla karşılaşılır. İşgününü düzenleyen birinci yasanın ilanı ile birlikte, Marx’ın genelleştirilmiş kamusal ilköğretim esaslarının zaferini nasıl da selamladığı anımsanır. “Sermayeden zorla kopartılıp alınan ilk ve pek zayıf bir ödün”[34], Marx’a göre, “toplumun iki karşıt ucunda aşırı gelişmişliğe ve güdüklüğe yol açan bugünkü eğitim ve işbölümü sisteminin”[35] kaldırılması amacını taşıyan çatışkılı bir dinamiğin başlangıç noktasından başka bir şey değildi. Marx, kapitalist işbölümünün gelişimini okurken, eğitimin toplumsallaştırılması üzerinden verilen ve amaçları (“eski tip işbölümünün ortadan kalkması”) gerçek boyunduruk dinamiği ile “taban tabana zıt” olan mücadelelerin merkezi rolünü kabul etmiştir.[36] Bu bağlamda, Marx açısından yaygın eğitimin gelişmesinin, toplumsal ve teknik işbölümündeki kapitalist gelişmenin eriştiği düzeye uygun olarak ücretli işçilerin “teknolojik, teorik ve pratik” bilgi birikimi sağlamalarına ve bu bilginin eskisinin yerini almasını üstlenmelerine olanak verecek temel koşullardan biri olduğunu ileri sürmek mümkündür.

Devletin kamusal eğitimi geliştirmeye giderek daha fazla yönelmesi ve piyasa mantığını aşan bir şekilde emek-gücünün yeniden üretim maliyetlerinin bir kısmını toplumsallaştırması, yalnızca eğitim sisteminin emek piyasasının zorunlu ihtiyaçlarına uyarlanması gerektiğinden değil, aslında çatışkılı bir dinamiğin baskısı altında gerçekleşmiştir. Yaygın eğitim ve yayılmış bir entelektüelliğin gelişmesi, Fordist ücret ilişkisindeki kriz açısından eğitim sistemini merkezi bir alan haline getirir.[37] Bu nedenle, “entelektüel üretici güçler”in kontrolü ile ilgili çatışmalar içerisinde “toplumsallaşmış ve özgür” bir eğitim sektörünün gelişimi konusuna biçilen temel rol, Marx’ın genel zeka nosyonunu ayrıntılı olarak işlemesindeki asıl unsurlardan biridir.[38] Grundrisse’de örtük olsa da ve kimi durumlarda, işbölümünün evrimi ile ilgili olarak bu dönüşümleri başlatmış olabilecek kurum ve özneler yerine yapısal değişikliklerin analizine öncelik veren diyalektik bir yaklaşım ile gizlenmiş olsa da, yayılmış bir entelektüelliğin kuruluşu, zorunlu tarihsel koşul olarak şekillenir.[39]

Bundan dolayı, Marx’ın yaptığı tartışmada yer alan ve Grundrisse’de bilginin yayılması ve harekete geçirici rolüne dayalı bir ekonominin gelişinin ilan edildiği başlıca aşamaları izleyeceğiz.

Marx, analizinin başında (Grundrisse, Defter VII), işçinin emeğini “etkinliğin salt bir soyutlanması”na[40] indirgeyen gerçek boyunduruğun etkilerini analiz eder.

Bununla birlikte Grundrisse’de Marx, Kapital’in birinci cildinde yaptığının aksine burada durmayarak, bilimin ve kolektif işçinin yeniden bileşimini gerçekleştirme yeterliliğine sahip olan işbölümü dinamikleri üzerine düşünmeye devam eder. Bu açıdan bakarak, gerçek boyunduruk mantığının derinleştirilmesinin, “canlı emek” tarafından artı-emeğinin bir kısmı boş zamana yeniden dönüştürülebildiği ölçüde, bilginin kolektif olarak yeniden temellük edilmesine uygun koşulları nasıl yaratabileceğine ilişkin önerilerde bulunur.

Durmaksızın emek zamanından tasarruf etmeye çalışan “sermaye –hiç istemeden– insan emeğini, güç harcanmasını en düşük düzeye [indirir] ... . Bu, özgürlüğe kavuşmuş emeğin yararına olur ve emeğin özgürleşmesinin koşuludur.”[41] Aslında, “Emek zamanından tasarruf, serbest zamanın, yani bireyin tam gelişmesi için zamanın artması demektir ve bu da gene en büyük üretken güç olarak emeğin üretken gücü üzerinde etkisini gösterir.”[42] Başka bir deyişle, üretim için gerekli dolaysız emek zamanlarının azaltılması, emeğin özgürleşmesinin zorunlu koşulları olan boş zaman ve eğitim için ayrılmış zamanların özgürleşmesini sağlayabilir. Bu potansiyellerin gerçekleşip gerçekleşmemesi, büyük ölçüde eğitimin toplumsallaşma derecesine, yani Fordizmin bölünmüş işçisinin “çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen”[43], maddi olmayan, çok değerlikli işçi biçimini almasını destekler türde bir eğitime dönüşme derecesine bağlıdır.

Genel zeka analizinin başlangıç noktasının, canlı emeğin entelektüel niteliğinin ilk dönüşümüne ya da yayılmış bir entelektüellik eğitimine atıfta bulunduğunu vurgulamak önemlidir. Sermayenin emek ile girdiği ilişkideki bu yeni yapılanma, işbölümünde yeni bir evrenin başlamasına hız kazandırır; öyle ki, bu yeni evrede

 

sabit sermayenin gelişmesi, genel toplumsal bilginin ne dereceye kadar doğrudan üretken güç olduğunu, dolayısıyla da toplumsal yaşam süreci koşullarının kendisinin genel bilginin denetimi altına girdiğini ve ona göre biçimlendiğini gösterir.[44]

 

Bu değişim, sanayi kapitalizminin ekonomi politiğinin başlıca dayanakları ile ilgili tartışmayı yeniden açar.

Bilgi ve bilginin yayılmasının başlıca üretici güç olarak olumlandığı andan itibaren, cansız emeğin canlı emek üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisi krize girer ve “Emek, artık üretim sürecinin kapsamı içine iyice alınmış durumda değildir, insan daha çok üretim süreci karşısında bekçi ve düzenleyici durumundadır.”[45] Bu yeni durum içerisinde, sırasıyla sermaye ile emeğin üretken katkılarını ayırma çabası (ürün içerisindeki farklı “üretim faktörleri”ni parçalara bölen neoklasik iktisatçıların yaptığı gibi) kesinlikle bütün temellerini yitirir. Başlıca “sabit sermaye”, Marx’ın deyimiyle “insanın kendisi” haline gelir.[46] Bu, göreceğimiz gibi, “yeni” içsel büyüme teorilerinin indirgemeci ifadelerinden çok daha zengin ve karmaşık bir yaklaşımla, bilginin yürüttüğü bir gelişme mantığını öngörmektedir.

Bu dönüşüm, diğer iki temel sonucu içermektedir:

(a) Üretime doğrudan ayrılan soyut emek zamanının ölçülmesi üzerine kurulu değer yasası krize girer.

 

Bu değişimde üretimin ve servetin büyük temel direği olarak ortaya çıkan, ne bizzat insanın yaptığı doğrudan iş, ne onun çalışarak geçirdiği zamandır; bu, onun kendi genel üretim gücünün maledilmesi, onun doğa kavrayışı ve toplum üyesi olarak varlığı yoluyla doğaya egemen olması –kısacası, toplumsal bireyin gelişmesidir. ... Emek doğrudan biçimiyle servetin büyük kaynağı olmaktan çıkar çıkmaz, emek zamanı da onun ölçüsü ve dolayısıyla değişim-değeri kullanım-değerinin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır.[47]

 

Bu dönüşümler içerisinde emek, özellikle bilgi biçimiyle, yine de zenginliğin yaratılmasında başlıca kaynak olarak kalır; ancak artık, üretime doğrudan ayrılan emek zamanı üzerinden ölçülemez.

(b) İkinci olarak, emeğin zaman-değerinden bilgi-değerine tarihsel geçiş olarak adlandırabileceğimiz süreçte, emek ile emek-dışı arasındaki geleneksel karşıtlığın hiçbir temeli kalmaz; bunun nedeni ise “doğrudan emek zamanının bile ... en büyük üretken güç olarak emeğin üretken gücü üzerinde etkisini gösteren ... serbest zaman ile soyut bir karşıtlık halinde kalamayacağı”dır.[48]

Biçimsel ve gerçek boyunduruğun ardından, genel zekanın kolektif işçi figürünün tarihsel olarak ortaya çıkışı, iki çelişkinin damgasını vurduğu yeni bir bölünme aşamasının ve çok büyük bir geçiş krizinin başlangıç noktası olarak yorumlanabilir:

i) Birinci çelişki, bilginin harekete geçirici rolü üzerine kurulu bir ekonomiye bağlı olan üretken emek nosyonunun değişimi ile “eğilimi, her zaman, bir yandan yararlanılabilir zaman yaratmak, öte yandan da onu artı-emeğe dönüştürmek”[49] olan sermaye mantığı arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Kısacası değer yasasının krizi, sermaye onu güçlü bir şekilde ve zor yoluyla, zenginliğin ölçüsünün “sefil temeli” ve dağıtımının normu olarak korumaya devam edebildikçe, değer yasasının ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aynı zamanda, Marx’ın düşüncesi genişletilirse, emeğin hiç olmadığı kadar maddi olmayan ve entelektüel yapısı ile bağlantılı olarak emek ile emek-dışı arasındaki geleneksel sınırların parçalanmasının, artı-değer elde etme mekanizmalarının toplumsal üretime katılan bütün toplumsal zamanı kapsayacak biçimde genişlemesine yol açtığı ileri sürülebilir.

(ii) İkinci çelişki, genel zekada bilgi yayıldığında (içsel büyüme kuramcılarının öne sürdüğünün aksine) “artık sahibi yoktur”[50] tespitinden doğar. Sermaye, tasarıdan uygulamaya kadar karşıt durumdaki Smith’e ait kapitalist işbölümü mantığının daha da derinleştirilmesiyle artık yeni bir “nesnel bağımsız çerçeve” kuramaz. Böylelikle emeğin boyunduruk altına alınması, boyunduruğun esas olarak ücretli işçinin dolaşım sürecindeki parasal bağımlılık ilişkisine dayalı olması bağlamında, bir kez daha biçimsel olur.

Bu yorumlayıcı şema, bilişsel kapitalizmi niteleyen ücret ve istihdam koşullarındaki güvencesizliğin kaçınılmaz bir ekonomik mantık olarak kesinlikle görülemeyeceğini kavramamızı da sağlar. Bu eğilimin tarihsel anlamı, daha çok, ücret ilişkisinin asli doğasının yeniden ortaya çıkışının zor yoluyla sağlanmasına dayanır; bu doğa, ücret ilişkisinin ücretli-emeği paraya ulaşmanın koşulu kılan parasal bağ olması, yani üretim ve istihdam hacmini belirleyen kapitalistlerin beklentilerine bağlı olarak gelir yaratılmasıdır.[51]

Son olarak, genel zeka nosyonu, sanayi kapitalizminin yaşadığı krizin temelinde yatan etmenleri analiz edebilmemiz için birçok unsur sunar. Bu unsurlar, bilişsel kapitalizme uygun bir modeldeki yeni zenginlik (ve artan üretim) kaynaklarına dikkati çeker. Bunlar arasından sözünü edeceklerimiz ise şunlardır: i) birinci sanayi devrimi ile yaratılan toplumsal ve teknik bölünme modelinin yaşadığı kriz; ii) kısıtlayıcı beşeri sermaye kavramından kurtulmuş, elbirliği içindeki toplumsal bir rasyonaliteye uyan bilginin rolü ve yayılması; iii) başlıca üretim zamanı olarak dolaysız emek tartışmasının yeniden açılması ve dolaysız emek zamanını üretkenliğin ve gelire ulaşmanın ölçüsü olarak tutmaya devam etmenin imkansızlığı; iv) bunun doğal sonucu olarak, emeğin zaman-değeri teorisinden, başlıca sabit sermayenin “toplumun bilgi birikimi beyninde bulunan”[52] insan olduğu bilgi-değeri teorisine geçiş; v) ücret ve merkantilist düzenin kuruluşunda paranın egemenliği, “şiddeti” ve ilksel karakteri; vi) sermaye mantığı karşısında, bireylerin etkin özgürlüğündeki artışın ve “varoluşsal çeşitliliğin” hizmetine sunmak ve kullanım-değerinin değişim-değerinden üstünlüğünü olumlamak üzere teknik ilerlemenin giderek artan kolektif doğasının farkına varma zorunluluğu.

 

Sonuçlar. Bilişsel Kapitalizm Genel Zekaya Karşı: Gerilimler ve Yeni Antagonizma Biçimleri

Marx’a ait genel zeka kategorisi, sanayi kapitalizminin yaşadığı kriz ve bilişsel kapitalizmin gelişinden doğan yeni işbölümünün temellerini ve çelişkilerini kavramamız için son derece zengin bir miras bırakmıştır.

Bir sentez yaparsak:

i) Genel zeka figürünün olumlanması, sanayi kapitalizminin bizzat kendisinin yaşadığı yapısal bir krize karşılık gelir. Düzenleyici “gelişme biçiminin krizi” nosyonları ile “üretim biçiminin kendisinin krizi” arasında ortada duran üst düzey bir “büyük kriz”e işaret eder.[53] Bu durum, işbölümünü ve sermaye birikimini destekleyen eğilimlere meydan okumasıyla birinci sanayi devriminden ayrılan bir değişim krizidir. Kapitalizmin sanayi yapılanması (ve kapitalizm tarihine damgasını vuran gelişme biçimleri), uzun vadeli (longue durée) kapitalizm dinamiği içerisinde yalnızca belirli bir evreyi oluşturmuştur.

ii) Marx’a göre bilişsel kapitalizmin yükselişi, sabit sermaye içerisinde yer alan yeni teknolojileri ve bilgiyi yeni bir işbölümüne geçişin başlıca motoru olarak kavrayan teknolojik bir determinizm aracılığıyla açıklanamaz. Aksine bu değişimin temel boyutu, canlı emeğin sahip olduğu bilginin sabit sermaye ve şirket örgütlenmesi içerisinde yer alan bilgi üzerinde yeni, niteliksel bir üstünlük kurmasına yol açan çatışmalarda bulunur. Bu açıdan bakıldığında, bilgi ne (beşeri sermaye teorisinde olduğu gibi) sermayeye benzetilebilir ne de (kimi bilişsel kapitalizm yorumlarının sandığı gibi, sermaye ve emekten bağımsız olarak) tamamlayıcı bir üretim faktörü olarak oluşturulabilir.[54] Bilgi ve eğitim, emeğin ifade ve yaratma araçlarından başka bir şey değildir. Bunlar, emek-gücünün kullanım-değerini nitelendiren öznel üretim koşullarıdır.

iii) Genel zekanın kapitalizmi, çelişki ve antagonizmaları ortadan kaldırmak bir yana, konumlarını değiştirip belli bir dereceye kadar önemlerini artırır. Marx’ı izleyerek söylenebilir ki, bilişsel kapitalizmde sermayenin emek ile girdiği ilişkinin yeni şartları bu şekilde tanımlanabilir.

iv) Cansız emek ile canlı emek arasındaki sanayi kapitalizmine özgü geleneksel karşıtlık, yerini sermayenin cansız bilgisi ile emeğin “canlı bilgisi” arasındaki yeni bir antagonizma biçimine bırakır. Böylelikle, “Modern değişim ... bir formülle ... özetlenebilir: Kaynakların durağan yönetiminden bilginin devingen yönetimine geçiyoruz. Üretken bilim, artık makinelerde bulunan katı mantık ‘içerisine alınamaz’.”[55] Öte yandan, toplumda olduğu gibi ticari bir girişim içerisindeki kolektif bilgi hareketliliği ve elbirliği de giderek daha önemli hale, hızlandırılmış bir değişim dinamiği açığa çıkarıp onu kontrol edebilecek biricik unsur haline gelmektedir.

v) Antagonizma koşullarındaki bu konum değişimi, emeğin sermaye tarafından boyunduruk altına alınmasına karşılık gelir ve bu, emek süreci açısından bakıldığında, temelde bir kez daha biçimseldir. Bununla birlikte, eski zanaatçıların sahip olduğu pratik bilgiden farklı olarak bugünün yayılmış entelektüelliğine ait canlı bilgi, emeğin Taylorist ve Fordist örgütlenme ilkelerinde doruğa ulaşan Smith’e ait işbölümü mantığının derinleştirilmesiyle “mülksüzleştirilemez”. Bu türden bir mülksüzleştirme, işgücünün genel eğitim düzeyini düşürmenin bedeli haricinde gerçekleştirilemez. Bu düzey, ulusların zenginliğinin ve ticari girişimlerin rekabet yeteneğinin kaynağı olarak kabul edilir. Emeğin örgütlenmesinde kendi kaderini tayin hakkına ve üretimin toplumsal amaçlarına ilişkin gerilimlerin yeniden canlanması, canlı bilginin otonomisinin yeniden olumlanmasına bağlıdır.

vi) Emeğin maddi olmayan ve bilişsel boyutunun egemen olduğu etkinliklerde, ücret ilişkisinin yapısal bir koşulunun, yani işçilerin kendi emekleriyle yarattıkları ürünün mülkiyetine ilişkin her türlü hak iddiasından vazgeçmeleri –ve bunun karşılığında ücret almaları– koşulunun istikrarsızlaştırılmasına tanıklık ederiz. Bilişsel emek üreten bilgide, emeğin sonucu işçinin beyninde kalmaya devam eder ve bu nedenle kendisinden ayrılamaz. Bu durum, diğer unsurlarla birlikte, fikri mülkiyet haklarının güçlendirilmesini sağlamak ve yeni bir ilksel sermaye birikimi evresinde bilgi dolaşımının temelindeki toplumsal mekanizmaları yeniden çitlemek için ticari girişimlerce uygulanan baskıyı açıklamayı kolaylaştırır.

vii) Bilgi-yoğun metaların üretimine doğrudan ayrılan emek zamanının önemsizleşmesi durumunda ya da, neoklasik ekonomik teorinin diliyle söylersek, marjinal yeniden üretim maliyetlerinin neredeyse sıfır ya da aşırı düşük olması durumunda, bu metalar bedavaya verilmelidir. Bu açıdan bakıldığında sermayenin bugün aradığı çözüm, tekel rantlarını toplamak için fikri mülkiyet haklarını ileri götürmektir. Bu taktik manevra, ekonomi politiğin kurucu babalarının özel mülkiyeti ve rekabetçi bir düzenin verimliliğini teorik olarak haklı göstermek için dayandığı ilkelerle çelişen bir duruma karşılık gelmektedir. Aslında bugün kıtlığa neden olan, mülkiyeti yaratmanın ta kendisidir. Marx (belki de Ricardo gibi bir klasik iktisatçı bile) bunu, bolluğa ve kullanım-değerine ve dolayısıyla serbestçe temellük etmeye dayalı olan zenginlik karşısında değişim-değerinin önceliğini sürdürmenin yapay bir yolu olarak nitelendirirdi.

viii) Genel zekanın ve değer-bilgisinin kapitalizminde sermaye ile emek arasındaki ilişki, iki yeni çatışma kaynağına tabi kılınmaktadır. Bir yandan, kesinlikle yeniden üretim alanı ile dolaysız üretim alanı arasındaki geleneksel sınırların parçalanması nedeniyle, emek-gücünün kullanım-değerinin sömürüsü bütün toplumsal zamanı kapsayacak biçimde genişlemektedir.[56] Öte yandan, dolaysız emek-zamanı üzerine kurulu olan değer yasasının, yaşadığı krize rağmen, devamlılığını sağlamak için sermayenin gösterdiği çaba, işsizliğe ve emek-gücünün değersizleşmesine yol açmaktadır. Bunun sonucu da, bilginin gücü ve yayılmasının birikim mantığıyla çeliştiği ve rant ile kâr arasındaki sınırlar silikleşirken bilgiye sahip olmaya dönük yeni ilişkilerin yapay bir kaynak kıtlığı yaratılmasıyla bilginin ilerlemesini engellediği bir ekonomideki bolluk içerisinde yoksul olma biçiminde gerçekleşen mevcut paradokstur.

Sonuç olarak, bilişsel kapitalizmde sermaye ile emek arasındaki ilişki, iki mantığın karşıtlığı olarak sunulmaktadır ve bu iki mantık arasında bir mücadele/gelişme diyalektiğine yeniden istikrar kazandırmak artık mümkün görünmemektedir:

a) Bir yanda, değer yasasını yapay olarak uygulamaya çalışarak hiç olmadığı kadar asalakça bir tavır takınan sermaye birikimi mantığı bulunur. Bunu, bilginin yayılma ve birikim sürecinin kaynakları engellenene kadar yapar.

b) Bir yanda da, “toplumun bütün bilgi birikimi beyninde bulunan” yayılmış entelektüelliği ile, üretimin koşulları ve toplumsal amaçlarının özyönetimi için gerekli ön şartların hepsini barındıran yeni kolektif işçi figürünün mantığı vardır.[57]

Söz konusu çelişkiler, bilgiye dayalı ekonominin ekonomi politiğinin eleştirisine ve bilişsel kapitalizmi alt edecek bir politik projeye ilişkin kimi en temel soruları içerisinde barındırmaktadır.

Carlo Vercellone



[1] Burada sunulan görüşleri geliştirip açıklığa kavuşturmamı sağlayan eleştirel önerilerinden dolayı hakemlere teşekkür etmek istiyorum.

[2] Bu teorilerin eleştirisi için bkz. Lebert ve Vercellone (2004).

[3] Neoliberal ilhamı savunucu açıklamalara dair bu eleştirel yaklaşım, tam olarak bilişsel kapitalizm kavramını oluşturan iki terimde kendisini gösterir: i) “kapitalizm” nosyonu, kapitalist üretim biçiminin yapısal sabitlerinin değişmesindeki kalıcı unsuru tanımlar: özellikle, kâr ve ücret ilişkisinin harekete geçirici rolü ya da daha doğrusu, artı-emek elde etmenin dayalı olduğu farklı bağımlı emek biçimleri; ii) “bilişsel” terimi, sermaye ile emek arasındaki çatışkılı ilişkinin ve sermaye birikiminin dayalı olduğu mülkiyet biçimlerinin yeni doğasını vurgular. Şunu da belirtmek gerekir ki bilişsel kapitalizm nosyonu, kapitalizmdeki mevcut değişime ilişkin olarak yapılan ve Fordist modelden post-Fordist esnek ya da kimilerinin deyimiyle “Toyota-ist” birikim modeline geçiş açısından yetersiz olan yorumlara bir yanıt olarak da geliştirilmiştir. Hem işçicilikten [operaismo] gelen bir eleştirel Sol hem de düzenleme okulu iktisatçıları tarafından benimsenen yorumlayıcı “post-Fordizm” kategorisi, temelde yeni kapitalizmin sahip olduğu neo-endüstriyel vizyonun tutsağı olarak kalmıştır. Yeni üretim modeli ve sermaye ile emek arasındaki ilişkinin yeni doğası, özellikle katı kitlesel üretim paradigmasına son vermiş olan sosyo-ekonomik unsurların içkin biçimde alt edilmesi olarak anlaşılmaktadır. Öz olarak, post-Fordizm teorileri açısından yeni üretim modelinin ilk özelliği, üçüncü sanayi devrimi ile gerçekleşen telematik ve mikroelektronik yeniliklerin sağladığı teknolojik atılıma kadar dayandırılabilir. Bu sava göre, bilgi devrimi ve Japon yalın üretim yöntemlerinin birleşmesiyle, montaj hattının giderek daha istikrarsız ve uçucu hale gelen talebe uyarlanması sağlanmıştır. Aynı zamanda, emeğin daha esnek ve merkezsizleşmiş durumdaki yeni örgütlenmesi sayesinde, yeni üretim modeli, antagonist kitlesel işçi figürünün doğuşuna temel olan üretim döngüsünün can alıcı noktalarını ortadan kaldırmış görünmektedir. Post-Fordizm teorileri, kimi önemli kopuş unsurlarını elinde bulundursa da, genellikle emeğin sermaye tarafından gerçek boyunduruk altına alınması biçimindeki Fordist-endüstriyel mantığın daha da geliştirilmesi olarak görülen yeni kapitalizmin fabrikadan ilham almış vizyonuna bağlı kalır. Bu nedenlerle, post-Fordizm kategorisi, sermaye ile emek arasındaki antagonist ilişkide yaşanan ve bilginin harekete geçirici rolü ile genel zekanın kolektif işçi figürü üzerine kurulu bir ekonominin gelişmesi ile ilgili olan kapsamlı dönüşümü kavramamız için yetersiz görünmektedir. Bilişsel kapitalizm nosyonu, Fordizmin yaşadığı krizin üst düzeydeki bir “büyük kriz”e nasıl karşılık geldiğini dikkate alarak bu zorlukların aşılmasına katkı sunmayı amaçlar. Bu kriz, yalnızca sanayi kapitalizmine özgü bir gelişme modelinin sonuna değil, birinci sanayi devrimi ile başlayan uzun vadeli dinamiğin kimi daha yapısal sabitlerinin yaşadığı krize de işaret eder.

[4] “Boyunduruk” terimini “boyun eğme”ye tercih ettim; çünkü bu terim, kapitalist işbölümündeki farklı aşamaların gelişimi sürecinde sermayenin emeğe karşıtlığının ve “entelektüel üretici güçler”in kontrolünde yaşanan çatışmanın sürekliliğini kavramamızı daha iyi sağlıyor.

[5] Burada önerdiğim dönemleştirmenin amacı, esas olarak sermaye/emek ilişkisindeki mevcut değişime ilişkin her türlü yorumda Marx’a ait kategorilerin ve yöntemin anlamlılığını ve buluşsal değerini göstermektir. Bu nedenle, Marx’ın söylemi içerisindeki eğilim ve kopuşları merkeze alan bir analize öncelik veriyorum; bu, daha ayrıntılı bir tarihsel tartışmayı dikkate almayacak olsa da. Sanayi kapitalizminden bilişsel kapitalizme varan süreçlerin karmaşıklığına ilişkin daha gelişmiş bir tarihsel bakış açısı için, okuyucunun Lebert ve Vercellone (2003) ile Vercellone (1999), (2003), (2004), (2006) ve Vercellone (ed., 2003) bakmalarını öneririm.

[6] Yayılmış fabrika sistemi adı da verilen bu sistem, zanaatçılar ve serbest işçilerin evde üretimini örgütleyen merkantilist girişimci figürüne dayalıdır.

[7] Bkz. Freyssenet (1979).

[8] “Maddi olmayan” ve “bilişsel” terimlerinin ikisinde de ısrar ediyorum; çünkü maddi olmayan emek kavramı, emeğin bugünkü değişimini nitelemek için kendi başına kullanıldığında, bana göre yetersiz ve muğlak kalmaktadır. Emeğin bugünkü dönüşümünün temel özelliği, kendisinin ya da daha doğrusu ürünlerinin maddi olmayan birçok boyutuyla sınırlı olmamasıdır. Her şeyden önce, maddi olan ve olmayan tüm etkinliklerle ilgili olarak, canlı emeğin yaptığı işin bilişsel boyutlarının yeniden temellük edilmesinde bulunabilir.

[9] Bu yaklaşım, teknolojiyi maddileşmiş bir toplumsal ilişki olarak anlamamızı ve emeğin belirli bir örgütlenme biçiminin uygulanmasını belirleyenin içerdiği teknolojik gelişme düzeyi değil, artı-emeğin elde edilmesine belirli bir uğrağa kadar destek olabilmesi olduğunu kavramamızı sağlar.

[10] Smith’in fabrikalardaki ve piyasa odaklı toplumdaki işbölümünün ikili belirlenimini tanımlamak için yararlandığı terimleri kullanmak için.

[11] Bkz. Salama ve Hai Hac (1992). Ayrıca unutulmamalıdır ki, işçilerin sahip olduğu bilginin indirgenemez boyutu büyük Fordist fabrikalarda, öngörülen görevler ile işçilerin emeğinin gerçekliği arasındaki temel farkta açıkça görülürdü. Kitlesel işçinin “paradoksal etkisi” ile nitelenen bu farklılık olmaksızın, Fordist montaj hattı asla işlemeyecekti.

[12] Marx (2003), s. 173-4.

[13] Lipietz (1982), s. 204-5.

[14] Bkz. Vercellone (1999).

[15] Bkz. Negri (1992).

[16] Olabildiğince geriye giderek söyleyebiliriz ki, “Smith sonrası” Fordist büyüme, birçok açıdan sanayi modelinin tarihsel sonuçlarını, Adam Smith’in meşhur toplu iğne üretimi örneklerinde öngördüğü temel nitelik ve eğilimleri temsil etmektedir. Bir yandan, Taylorist ilkeler ile makineleşmenin birleşmesi sayesinde, emek-gücü daima daha karmaşık olan bir alet ve makineler sistemi ile bütünleşir. Bugün üretkenlik, işçilerin sahip olduğu bilgiyi artık dikkate almayan belirleyicilere sahip bir değişken olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda, emeğin bölümlere ayrılması ve planlama ve uygulama görevlerinin birbirinden ayrılması ile nitelenen Smith’e ait teknik işbölümü tanımlaması, bir nevi tarihsel olarak gerçekleşir. Üretime uygulanan bilgi ve bilim, kolektif emekten ayrılarak, Smith’in ifade ettiği gibi, “diğer meslekler gibi ... belirli bir yurttaş sınıfının başlıca ya da biricik uğraşı ve işi” (Smith 2004, s. 22) haline gelir.

[17] “Mutlak artı-değere dayanan biçimi, emeğin sermayeye biçimsel tabiyeti olarak adlandırıyorum. Böyle yapıyorum çünkü bu biçim, üzerinde geliştiği veya ortaya çıktığı daha önceki üretim tarzlarının temelinden yalnızca biçimsel olarak ayrılır. Bu, üretici bağımsız çalıştığı durumda da, dolaysız üreticilerin başkaları için artı emek sarf etmeye zorlandıkları durumda da böyledir. Tek değişen, ne tür zorlamanın uygulandığıdır, yani artı emeğin gasp edilme biçimidir. Biçimsel tabiyetin temel özellikleri şunlardır: 1) Artı emeğe el koyan kişiyle onu üreten kişi arasındaki ilişki saf para ilişkisidir. Bu durumda bağımlılık, satışın özel içeriğinden kaynaklanır, önceden satış için varsayılan bir bağımlılıktan değil ... 2) Bu ilk ilişkiden şu sonuç çıkar (çünkü böyle olmasaydı işçi emek-gücünü satamazdı): İşçinin emeğinin nesnel koşulları (üretim araçları) ve emeğin öznel koşulları (geçim araçları) onun karşısına sermaye olarak, emek-gücünün tekelci konumdaki alıcısı olarak dikilir ... Henüz üretim tarzının kendisinde bir değişiklik yoktur. Teknolojik açıdan bakıldığında, emek süreci eskisi gibi sürer. Tek farkla ki, şimdi bu süreç sermayeye bağımlı hale gelmiştir” (Marx 1999, s. 91-2, çeviri değiştirilmiştir).

[18] Biçimsel boyunduruk, özgür ücretli-emeğin tarihsel oluşum sürecinin belirsizliğini de gösterir. Aslında emek-gücünden yararlanma olasılığı, (kelimenin geniş anlamında) bağımlı emeğin böyle bir koşuldan devamlı kurtulma çabası içerisindeki tarihsel özgürleşme hareketinin aşamalarından birini oluşturur. Aynı zamanda özgür ücretli-emek, kırsal nüfusu ve zanaatçıları adım adım proleterleştiren ve ücret ilişkisine yönelik ekonomik baskıyı emek ile ücrete erişimin toplumsal normu haline getiren bir mülksüzleştirme sürecine (bugün “güvencesizleştirme” diyebiliriz) karşılık gelir.

[19] Bkz. Amin (1975).

[20] Bkz. Braudel (1993-2004).

[21] Bu konuyla ilgili olarak bkz. Arrighi (1996), s. 22-3.

[22] Arrighi (1996), s. 22.

[23] Marx (2004b), s. 355 (çeviri değiştirilmiştir).

[24] Dockès ve Rosier (1983), s. 14.

[25] Bkz. Braudel (1982).

[26] Bkz. Chesnais (1994).

[27] Bkz. Roger Sue, alıntı Guedj ve Vindt (1997) içinde, s. 44.

[28] Bkz. Negri (2005) ve (1992).

[29] Marx (2004b), s. 349.

[30] İşbölümünün bu iki yönü (teknik ve toplumsal) arasındaki karşılıklı bağımlılıkta, yine Smith-Young’a ait bir modelin önvarsayımlarını ve sanayi kapitalizmine özgü olduğu anlaşılan teknik ilerlemeye içsel durumdaki büyümeyi buluruz.

[31] Bkz. Negri (2005) ve (1992); ve Tronti (1966).

[32] Bu bölümün başlığı, Grundrisse yorumumuz ile, genel zeka kategorisini gerçek boyunduruk mantığına ait bakış açısına sürekli geri götürme eğilimi taşıyan okumalarımız arasındaki önemli bir farkın altını çizmeyi de amaçlamaktadır.

[33] Marx (2003), s. 170. Örneğin Alman İdeolojisi’nde, “bugünkü duruma son verecek gerçek hareket” olarak komünizm, kapitalist işbölümünün baskısına eğilimli olan bir tarihsel süreç bakımından tanımlanmıştır (Marx 2004a, s. 62).

[34] Marx (2004b), s. 465.

[35] A.g.y.

[36] A.g.y. Bu görüş, Gramsci’ye ait “hegemonya” kavramını ve ücretli işçiler tarafından hegemonyanın fethi sorunsalını öngörür.

[37] Fordist ücretin yaşadığı toplumsal kriz, işin Fordist örgütlenmesi ve disiplin toplumunun kurumlarının istikrarsızlaştırılmasına yol açan çatışmaların çeşitliliği içerisinde kendisini belli eder. Bu nedenle, emeğin bilimsel örgütlenmesinin reddi, Fordist krizin 1960’ların sonundan beri kendisini belli ettiği düşen kâr oranlarını ve üretkenlikteki Taylorist kazanımların toplumsal olarak tükenmesini büyük oranda açıklar. Bu makale kapsamında her şeyden önce yayılmış bir entelektüelliğin oluşmasında ısrarcıysak, bunun iki ana nedeni vardır. Birincisi, emeğin bilişsel boyutlarının yeniden olumlanmasına yol açmış olanın, emek-gücünün yeni entelektüel niteliği olmasıdır. Taylorist modelden, bilişsel işbölümünün ayırt edici özelliği olan bir iletişimsel elbirliği modeline doğru yaşanan değişimi açıklayan da bu yeni niteliktir. İkincisi, yayılmış bir entelektüelliğin gelişmesinin, Marx’ın genel zeka nosyonunun gerçekleşmesinde çok önemli bir yere sahip olmasıdır (bu makalenin başlıca konusu).

[38] Bu açıdan bakıldığında, bizim yorumumuz, Marx’ın genel zekayı bütünüyle sabit sermaye ile özdeşleştirdiğini (aynı genel zekanın kendisini canlı emek olarak sunmasının aksine) iddia eden Paolo Virno’nunkinden ayrılmaktadır (Virno 1992 ile karşılaştırınız).

[39] Artı-Değer Teorileri’ndeki Hodgskin’e ayrılan pasajlarda, genel zekanın ilk taslağını görürüz. Marx, orada şöyle yazmaktadır: “Birikim, toplumsal emeğin üretici güçlerinin yığılmasından başka bir şey değildir; öyle ki, işçilerin kendilerinin sahip olduğu beceri ve bilgi birikimi (bilimsel güç) başlıca birikim biçimidir ve –onunla beraber gidip salt onu temsil eden– bu birikim etkinliğinin mevcut nesnel koşullarının birikiminden çok daha önemlidir” (Marx ve Engels Toplu Eserler, 1975-2005, Cilt: 32, s. 399 [Artı-Değer Teorileri 3. Kitap, Sol Yay., yayıma hazırlanıyor]). Marx, Hodgskin’in sermayenin üretken olmamasına ilişkin tezinde “geçmişin emeğinin bugünün emeği için taşıdığı değeri bir şekilde küçümsediğini” vurgular. Bununla birlikte, öznel koşulların (beceri ve bilgi) nesnel koşullar karşısındaki önceliğinin olumlanması, Marx’ın genel zekanın anlamı ve rolünü ayrıntılı olarak işlemesinde kuşkusuz etkili olmuştur.

[40] Marx (2003), s. 167.

[41] Marx (2003), s. 171.

[42] Marx (2003), s. 180.

[43] Marx (2004b), s. 465.

[44] Marx (2003), s. 176.

[45] Marx (2003), s. 174.

[46] Bkz. Marx (2003), s. 180.

[47] Marx (2003), s. 175.

[48] Marx (2003), s. 180.

[49] Marx (2003), s. 177.

[50] Gorz (1997), s. 18.

[51] Eşit ölçüde önemli bir başka durum da, gerçek boyunduruğun emek süreci düzeyinde yaşadığı krizin, sermayeyi, denetim toplumu mantığı uyarınca, işçinin öznelliğini bağımlı ve hükümsüz kılma çabasına girmeye sevk etmiş olmasıdır.

[52] Marx (2003), s. 181 (çeviri değiştirilmiştir).

[53] “Gelişme biçimi”nin yaşadığı kriz nosyonu, Fransız düzenleme okulu (Aglietta, Boyer, Lipietz, Petit) terminolojisinde, sanayi kapitalizmi dinamiğindeki büyük bir dönüşüm krizine işaret eder. Bununla birlikte düzenleme teorisi, kavramsal düzeni içerisinde, “sanayi kapitalizminin tarihsel birikim sistemindeki büyük kriz” kavramıyla tanımlayabileceğimiz üst düzey bir kriz hipotezi barındırmamıştır. Düzenleyici yaklaşımın eleştirisi ve “tarihsel birikim sisteminin krizi” kavramının sunumu için, bkz. Vercellone 2003 ve Paulré 2004. Düzenleme teorisinin sunumu için, bkz. Boyer 1986.

[54] Husson (2001); ve Rullani (2000).

[55] Lorino (1993), s. 82.

[56] Sömürünün böyle genişletilmesine karşı olma ihtiyacı, istihdamdan bağımsız olarak güvenceli bir toplumsal gelir (ya da ücret) talebinin temel unsurlarından birini içerir. Bu, toplumsal zamanın bütününün ve ticari girişimlerce temellük edilen değerin yaratılmasına katılan etkinliklerin karşılığı olarak görülür. Bu güvenceli gelir, herkesin düzgün bir yaşam standardına sahip olmasına ve kabul edilemez görülen istihdam koşullarını reddetmesine yetecek miktarda olmalıdır. Böylelikle güvenceli toplumsal gelir, ücret ilişkisiyle temsil edilen parasal baskıyı hafifletecek bir araç teşkil eder ve piyasa ve ücretli emek mantığına alternatif etkinliklerin gelişmesini destekler. Güvenceli bir toplumsal gelir önerisinin daha ayrıntılı sunumu için, ayrıca bkz. Monnier ve Vercellone 2006, Vercellone 2003 ve Gorz 1997.

[57] Bu bağlamda komünizmi, bilgi toplumunun kendisini boyunduruk altına alan kapitalist mantıktan etkin biçimde özgürleşmesini sağlayan, bunu da bilginin serbest dolaşımı ve genel zekanın demokrasisi üzerine kurulu bir ekonomide kendisini gösteren özgürleşme potansiyelini serbest bırakarak yapan gerçek hareket olarak tanımlayabiliriz.

 

 

Referanslar

 

Amin, Samir Accumulation on a World Scale, Monthly Review Press, New York, 1975 [1970].

Arrighi, Giovanni Il lungo XX secolo, Il Saggiatore, Milan, 1996 [Uzun Yirminci Yüzyıl, çev.: Recep Boztemur, İmge Kitabevi Yay., 2000].

Boyer, Robert La théorie de la régulation: une analyse critique, La Découverte, Paris, 1986.

Braudel, Fernand Maddi Uygarlık, 3 cilt, çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yay., 1993-2004.

Braudel, Fernand ‘Une rupture plus grave que celle des années trente’, (G. Moatti ile röportaj), L’Expansion, Ekim, 1982.

Chesnais, François, La Mondialisation du capital, Syros/Alternatives Économiques, Paris, 1994.

Dockès, Pierre ve Rosier, Bernard Rythmes économiques, crises et changement social: une

perspective historique, La Découverte, Paris, 1983.

Freyssenet, Michel La division capitaliste du travail, Savelli, Paris, 1979.

Gorz, André Misères du présent. Richesse du possible, Galilée, Paris, 1997 [Yaşadığımız Sefalet Kurtuluş Çareleri, çev.: Nilgün Tutal, Ayrıntı Yay., 2001].

Guedj, François ve Vindt, Gérard Le Temps de travail, une histoire conflictuelle, Syros, Paris, 1997.

Husson, Michel Le Grand bluff capitaliste, La Dispute, Paris, 2001.

Lebert, Didier ve Vercellone, Carlo ‘L’économie de la connaissance et de l’immatériel, entre

théorie et histoire: du capitalisme industriel au capitalisme cognitif ’, L’économie industrielle en mutation, Cahiers Lillois d’économie et sociologie içinde, L’Harmattan, Paris, 2004.

Lipietz, Alain ‘Derrière la crise: la tendance à la baisse du taux de profit’, Revue Économique,

33, 2: 204-5, 1982.

Lorino, Philippe ‘Être citoyen dans l’entreprise’, Manière de Voir – Le Monde Diplomatique,

no. 18, Mayıs: 82, 1993.

Marx, Karl Kapital’e Ek: Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, çev.: Mustafa Topal, Ceylan Yay., 1999.

Marx, Karl Grundrisse, Cilt: 2, çev.: Arif Gelen, Sol Yay., 2003.

Marx, Karl Alman İdeolojisi, çev.: Sevim Belli, Sol Yay., 2004a.

Marx, Karl Kapital, Cilt: 1, çev.: Alaattin Bilgi, Sol Yay., 2004b.

Monnier, Jean-Marie ve Vercellone, Carlo ‘Travail et protection sociale à l’âge du capitalisme cognitif: La proposition de revenu social garanti’, Travailler pour être intégré? Mutations des relations entre emploi et protection sociale içinde, ed.: Ai-Thu Dang, Jean-Luc Outin ve Hélène Zajdela, Editions CNRS, Paris, 2006.

Negri, Antonio Marx Ötesi Marx: ‘Grundrisse’ Üzerine Dersler, çev.: Münevver Çelik, Otonom Yay., 2005.

Negri, Antonio ‘Interpretation of the Class Situation Today: Methodological Aspects’, Open Marxism, Volume 2, Theory and Practice içinde, ed.: W. Bonefeld, R. Gunn ve K. Psychopedis, Pluto, London, 1992.

Paulré, Bernard ‘Introduction au capitalisme cognitif ’, Journées d’étude Gres-Matisse-Isys, 25 Kasım, Paris, miméo, 2004.

Rullani, Enzo ‘Le capitalisme cognitif: du déjà-vu’, Multitudes, 2: 87-94, 2000.

Salama, Pierre ve Hai Hac, Tran Introduction à l’économie de Marx, La Découverte, Paris, 1992.

Smith, Adam Ulusların Zenginliği, çev.: Ayşe Yunus, Mehmet Bakırcı, Alan Yay., 2004.

Tronti, Mario Operai e capitale, Einaudi, Torino, 1966.

Vercellone, Carlo Accumulation primitive, industrialisation et rapport salarial en Italie, Thèse de doctorat, Université de Paris 8, 1999.

Vercellone, Carlo ‘Sens et enjeux de la transition vers le capitalisme cognitif: une mise en perspective historique’, Actes des Journées d’étude ‘Patrimoine, ordres et dynamique du capitalisme’, Université de Reims / INRA-ENESAD de Dijon, 12-13 Haziran, 2003.

Vercellone, Carlo ‘Mutations du concept de travail productif et nouvelles normes de répartition’, Vercellone (ed., 2003) içinde, 2003.

Vercellone, Carlo ‘Division internationale du travail, propriété intellectuelle et développement à l’heure du capitalisme cognitive’, Géographie, Economie, Société, 6: 359-81, 2004.

Vercellone, Carlo (ed.), Sommes nous sortis du capitalisme industriel?, La Dispute, Paris, 2003.

Virno, Paolo ‘Quelques notes à propos du general intellect’, Futur Antérieur, 10: 45-53, 1992.

 

 

 

SPOTLAR

 

Kapitalizmin mevcut dönüşümünün anlamı, sermaye birikimi yasaları tarafından çerçevelenip boyunduruk altına alınan bilgiye dayalı bir ekonominin oluşumunda kavranabilir

 

Marx’ın çözümlemesi, yöntemsel bir bakış açısıyla, Smith’in işbölümüne dair açıklamalarına getirilen ilk eleştirilerden biridir

 

Bilginin iktidar ile ilişkisinin çatışkılı dinamiği, sermayenin organik ve teknik bileşimindeki artış eğiliminin açıklanmasında merkezi bir konuma sahiptir

 

Mevcut finansallaşma sürecinin doğuşu, Fordizmin yaşadığı krizin belirlediği işbölümündeki çatışkılı dönüşümler ile yakından ilişkilidir

 

Sanayi devrimi öncesinde emek ile emek-dışı arasındaki ayrım yok denecek kadar azdı

 

İşçinin sermaye tarafından boyunduruk altına alınması, artık üretim sürecinin yalnızca dışında değil içinde de dayatıldığında gerçek hale gelir

 

Gerçek boyunduruğun ilk boyutunun yaşadığı kriz ve bilginin yayılmasının kökeninde yatan unsurlardan biri, eğitimin “demokratikleştirilmesi”dir

 

Çatışma-yenilik-gelişme diyalektiği, birinci sanayi devriminden Fordizme varan farklı üretim paradigmalarının birbirini izlemesinde harekete geçirici bir rol oynamıştır

 

Üretim için gerekli dolaysız emek zamanlarının azaltılması, emeğin özgürleşmesinin zorunlu koşulları olan boş zaman ve eğitim için ayrılmış zamanların özgürleşmesini sağlayabilir

 

Bilgi ve bilginin yayılmasının başlıca üretici güç olarak olumlandığı andan itibaren, cansız emeğin canlı emek üzerinde kurduğu tahakküm ilişkisi krize girer

 

Emeğin zaman-değerinden bilgi-değerine tarihsel geçiş olarak adlandırabileceğimiz süreçte, emek ile emek-dışı arasındaki geleneksel karşıtlığın hiçbir temeli kalmaz

 

Bilgi ve eğitim, emeğin ifade ve yaratma araçlarından başka bir şey değildir. Bunlar, emek-gücünün kullanım-değerini nitelendiren öznel üretim koşullarıdır

 

Bugün kıtlığa neden olan, mülkiyeti yaratmanın ta kendisidir