Kategori: Çeviri
Yayınlanma: 19 Şubat 2012 Gösterim: 3273
Yazdır

Son yıllarda, ortak olanlar kategorisi, uluslararası teorik ve politik tartışmalarda giderek daha fazla yer almaya başladı. Bu durum, asıl olarak, öncelikle piyasa güçleri ve neoliberal küreselleşme karşısında savunmamız gereken “doğal” mallar olarak yorumlanacak sözde “ortak mallar”ın –su veya toprağın yanı sıra bilginin de–

özelleştirilmesi ve metalaştırılması süreci ile ilgilidir. Bu çerçevede, ortak olanlar nosyonu bir yandan önemliyken öte yandan sorunsallık taşımaktadır. Önemlidir, çünkü dünya çapındaki çeşitli direniş biçimlerinin dillerini çözmemize olanak sağlar. Sorunsaldır, çünkü üretim ilişkilerinden bağımsız ve doğası gereği tamamen muhafazakar olan, doğalcı bir ortak olanlar imgesi önerme riski taşır.

 

Bu makalede, ortak olanlar sorununu ya da daha iyi bir ifadeyle, emek ile sermaye arasındaki toplumsal ilişkilerde yaşanan dönüşümler içerisindeki ortak olan sorununu ve bugün yaşadığı krizi ortaya koyacağız. Çözümlememizi, özellikle, kimi düşünürlerin –geçici ve keşif türünden bir kavram olarak ele aldığımız– “bilişsel kapitalizm”[1] olarak tanımladığı çerçeveye oturtuyoruz. Burada, sorunun derinine inmekle ilgilenmiyoruz, ancak kısaca bir açıklık getirmek gerekiyor. Bu terim –bilişsel kapitalizm– ile, sanıldığı gibi kol emeğinin ortadan kalkmasına atıfta bulunmuyoruz. Çünkü bu terim diğer kategoriler (örneğin, maddi olmayan kapitalizm, bilgi ekonomisi ya da yaratıcı ekonomi vb.) ile bir eşanlamlılık taşımıyor ve biz de böylesi bir eşanlamlılık ileri sürmüyoruz. Bunun yerine, canlı emeğin ve kapitalist hiyerarşileştirme ve sömürü biçimlerinin topyekun bileşiminin okunması (ve içerisinde hareket edilmesi) için, bütünlüklü bir dönüşüm süreci, bir işaret ve “genel bir aydınlanma” anlamında emeğin bilişselleştirilmesi ile, belirli işçilerin emek piyasasının farklı yerlerinde bireyleştirilmesi anlamında bilişsel emek arasındaki gerilime odaklanıyoruz.

Özellikle, “canlı bilgi” ve öznellik üretiminin merkezi konumuna, meselenin en belirsiz anlamıyla dikkatimizi veriyoruz. Bu temelde, iki alternatif teorik ve politik modeli takip ederek, ortak olanlar ve ortak olan kategorilerinin birbirinden ayrılmasını öneriyoruz. Bu modellerden birincisi Polanyi ile, ikincisi ise Marx ile ilişkilidir. Post-operaista (işçicilik sonrası, ç.n.) tartışmasında çerçevesi çizilen ikinci modelde, ortak olan çifte statü üstlenir; hem otonom canlı emeğin üretim düzlemidir, hem de kapitalist “ele geçirme”ye boyun eğer; toplumsal antagonizmanın yeni maddiliği ve niteliğini ortaya koyarak, eşitlik ve özgürlüğe dayalı bir toplumsal ilişki ufkuna işaret eder. Başka bir deyişle, ortak olan canlı emeğin gücü ve otonomisine dayalıdır, ancak aynı zamanda sermaye tarafından da sömürülür. Sonuçta söz konusu olan, ortak olanın savunulması değil, kamusal olan ile özel olan arasındaki bitip tükenmiş diyalektiğin ötesindeki üretimi ve yeni kurumlarda örgütlenmesidir.

 

1. Ortak Olan, Çifte Statüye Sahiptir

Bilgi, hem üretim kaynağı hem de üretim aracı olarak merkezileştiğinde, birikim biçimleri de değişir. Marx’ta da, canlı emek ile ölü emek arasındaki ilişkide bilginin çok önemli bir yeri vardır. Ancak sermayede somutlaştığı için, bilgi işçiden tamamen ayrılmıştır. Bilginin otomatik makineler sistemine dahil edilmesi, emeğin sahip olduğu yetenek ya da know-how’un[2] (teknik bilgi) eksilmesi anlamına gelmiştir. Bugün, canlı emek ile ölü emek arasındaki klasik ilişki, canlı bilgi ile ölü bilgi arasındaki ilişkiye dönüşme eğilimindedir. Başka bir deyişle, canlı bilgi kategorisi, yalnızca bilim ve bilginin üretim sürecindeki merkezi rolünü ifade etmez, kendisinin dolaysız olarak toplumsallaşması ve canlı emeğe dahil olmasına da odaklanır.[3] Bilişsel emeğin bileşimi, yaygın eğitim için ve “Fordist” fabrika ve ücretli emek zincirlerinden kurtuluş için verilen mücadeleler ile güçlendirilmiştir. Böylece, bilişsel emek bir yandan üretken işçi olma “utancı”na indirgenirken, öte yandan otomatik makineler sisteminden otonom hale gelme eğilimine girer. Bu nedenle, genel zeka bundan böyle (ya da en azından kesintisiz ve geçici bir süre için) ölü emekte somutlaşmaz; yani bilgiler, tümüyle işçilerden ayrılıp makinelere devredilemez. Süreç tersine döner. Değişken sermaye, sabit sermayenin pek çok yanına dahil olur; devamlı olarak makineyi üretir ve yeniden üretir, canlandırır ve yeniden hayat verir. Aynı anda, daimi toplumsal ve canlı bilgi fazlası da sürekli olarak ölü emek/bilgiden kaçar.

Bu çerçevede, canlı emek/bilgiyi soyut emek/bilgiye indirgeme gereği, yani değer yasasının nesnel krizine karşın emeğin yaptığı işi ölçme zorunluluğu, sermayeyi tümüyle yapay zaman birimleri dayatmaya zorlar. Marx’ın deyişiyle, bu bir “question de vie et de mort”tur (ölüm kalım meselesi); değer yasası ortadan kalkmaz, ancak dolaysız olarak çıplak bir sömürü ölçütü haline gelir. Öznellik üretiminin yarattığı değeri, meselenin her iki anlamıyla ele geçirmek zorundadır: “Belirli bir öznel tavra ait özneliğin kuruluşu (hem vasıflı hem de uysal bir işçi sınıfı) ve sonrasında öznelliğin üretken gücü, değer üretme yeteneği”.[4] Böylece, ortak olan, elbirliği kavramının güçlü bir kopyası olmaz; aynı anda hem elbirliğinin kaynağı ve taslağı, hem canlı emeğin bileşimi ve otonomisi sürecinin ortamı, hem de öznellik ve toplumsal zenginlik üretiminin düzlemidir. Daha iyi bir ifadeyle, bugün öznellik üretiminin düzlemi toplumsal zenginlik üretimi olduğundan, sermaye, elbirliği döngüsünü başlangıç aşamasında giderek daha az örgütleyebilmektedir. Canlı emek/bilgi tarafından ortak olarak üretilen değeri ele geçiren birikim eylemi, son aşamada giderek daha fazla gerçekleşir. Bu açıdan bakıldığında, finansallaşma, ölçemediği bir şeye değer biçmek zorunda olan bir sistemdeki gerçek ve somut, ancak ters bir kapitalist ekonomi biçimidir. The Economist dergisinin deyişiyle, bu “sermayenin komünizmi”, yani ortak olanın ele geçirilmesidir.

Ortak olan bağlamında, kâr ile rant arasındaki klasik ayrım oldukça sorunludur; kapitalist örgütlenme olmaksızın elbirliğinin (büyük çapta) temellük edilmesine dayanarak, bu iki terim benzer özellikler üstlenir. Bugün rant, emeğin otonom üretimini ele geçirmek için emeği komuta eder. Bu, sermayenin yalnızca bir parazit olduğu anlamına gelmez; ele geçirmeyi örgütlemesi de gerekmektedir. Kurumsal cool hunter figürü açıklayıcıdır. 1920’lerde, Ford, (ulaşılamaz olan) kapitalizmin ihtiyaçları yukarı çekme düşünü özetleyen şu ifadeyi kullanmıştı: “Herhangi bir araba alın, Black Ford T olması şartıyla”. Bunu reddeden cool hunter, aksine aşağıya doğru hareket ederek, otonom yaşam biçimlerini ve öznel ifadeleri ele geçirmektedir. “Merkez”, ortak üretken gücü (potentia) ele geçirmek amacıyla, “çevre”ye doğru ilerlemektedir.

Benzer biçimde, bu bağlam çözümlemesi, ağ ve internette yer alan literatürü bilen herkes açısından görünüşte çarpıcı olan bir soruyu açıklamaya yardımcı olur: eleştirel kuramcılar ve eylemciler tarafından bilginin üretimine ilişkin vurgulanan özellikler –yani özgür elbirliği, mülkiyet dışı stratejilerin merkezi konumu, yatay paylaşım–, neoliberal düşünürler tarafından neden göklere çıkarılır? İnternetteki elbirliğine ve özörgütlenmeye dayalı pratikleri tanımlamakla başlayan Yochai Benkler, ortak olanlara dayalı bir yatay üretimin yükselişine yönelik bir varsayımda bulunur.[5] Böylece Benkler, fikri mülkiyete dayalı bir sistem ile açık bir toplumsal ağa dayalı bir sistem arasındaki bir alternatife işaret eder. Başka bir deyişle, ortak olanlar kapitalizme ölümcül bir tehdit olmanın yanı sıra onun tam da kaynağıdır. Fikri mülkiyet, pek çok düşünürün vurguladığı gibi, bilgi üretimine dayalı bir sistemde yenilikleri engelleme riski taşıdığından, kapitalizm “mülkiyetsiz bir kapitalizm” olmak zorundadır. Bu durum, Google ile Microsoft arasındaki çatışma ya da Ibm ile Linux arasındaki ittifak ile örneklendirilen Web 2.0 durumudur.

Örneğin, pek çok yazılım şirketi ve cep telefonu tedarikçisinin çevrimiçi müşteri hizmetleri, “tüketici”nin ya da “bilgi toplumu”na ait yaygın bir retoriği kullanmak gerekirse “üreten tüketici”nin, “özgür” ve “açık kaynaklı” elbirliğine dayalıdır. Aslında, “üreten tüketici”nin elbirliği, müşterilere yüklenen iş gücü maliyetlerinin sıfırlanması anlamına gelir. Böylece özgür yazılım, özgür emek anlamına gelir; “üreten tüketici” ise ücretsiz işçidir. Şirketlerin ücretli işçileri, yalnızca “üreten tüketiciler”in yazdıklarını kontrol edenlerdir: Kapitalizm belki mülkiyeti terk edebilir, ancak komutayı (ya da kontrolü) asla! Paradoks buradadır. Sermaye, komutayı yeniden düzenlemek ve elbirliği akışını idare etmek için, canlı emeğin üretken gücünü, fikri mülkiyet ya da güvencesizlik ile sürekli olarak engellemek zorundadır. Bu, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin yeni biçimidir ve bugün yaşanan krizin, yani “sermayenin komünizmi”nin krizinin temelinde yatan da budur.

Emek ile kapitalist birikimin yaşadığı dönüşümler bağlamında, ortak olan çifte statü üstlenir; hem üretim biçimidir, hem de yeni bir toplumsal ilişkinin kaynağıdır; hem canlı bilginin ürettiği, hem de sermayenin sömürdüğü şeydir. Otonomi ile boyunduruk, kendini değerli kılma ile el koyma arasındaki bu gerilim, geçiş biçimini alır. Burada, bir aşamadan diğerine doğrusal olarak geçilmez; geçiş, üretim sisteminin bütününe yön verebilecek değişen paradigmalarla “donatılmış” prizmatik bir savaş alanında mücadele eden farklı güçler, olanaklar ve zamansallıklar tarafından oluşturulan açık bir süreçtir. Bilişsel kapitalizme, onun ilksel birikimine[6] geçiş, –Marx’ın yazdığı gibi– işçiler ve mülkiyeti, işin gerçekleşmesi koşulundan durmaksızın, tekrar tekrar ayırmak zorundadır. Bilişsel kapitalizmin ilksel birikimi, canlı emek ile ortak olanı birbirinden ayırır; zamansallığı, onun tarihöncesinin devamlı olarak yeniden önerilmesidir. Ancak kalıcı geçiş de, kırılma olasılığının devamlı olarak yeniden açılması anlamına gelir. Bu, komünizmin gerçekliğidir, ya da daha iyi bir ifadeyle, ortak üretimin otonom örgütlenmesidir.

 

2. Ortak Olan, Doğal Mal Değildir

Çoğul halinde iddia edildiği gibi, ortak olanlar, genellikle doğada var olan şeyler (su, toprak, çevrenin yanı sıra bilgi de) olarak tanımlanır. Bu yoruma teorik bir göndermede bulunabiliriz: Karl Polanyi’nin “büyük dönüşüm”[7] çözümlemesi. Herkesin bildiği gibi, büyük Avusturyalı düşünür, kendi kendisini düzenleyen piyasanın genişlemesi ile toplumun kendisini savunması arasındaki gerilim hattı boyunca kapitalizmin yükselişini, ekonomi üzerindeki kontrolünü yeniden kurmasını ele alarak, yeniden inşa eder. Bu nedenle, ekonomik liberalizm ile toplumsal korumacılık, faydacılık ilkesi ile komüniter bütünlük, metalaşma ile doğal unsurların, yani ortak olanların savunulması arasındaki çatışmanın nedeni olarak değişim ileri sürülür. Bu çerçevede, sermaye, kendi kendisini doğal olarak düzenleyen bir toplumu dışarıdan temellük etmeye çalışan, insanlık dışı bir “ütopya”yı temsil eder. Sonuçta, sermaye bir toplumsal ilişki değil, tarihsel bir rastlantı ve normdan sapmadır. Bu nedenle büyük dönüşüm, toplumsal amaçlardan ekonomik araçlara dönüştür.

Polanyici bakış açısına göre, antagonizmanın merkezine üretim sömürüsü ve toplumsal üretim ilişkileri değil, piyasa ve metalaşma oturur. Son yıllarda, toplumsal hareketlerde ve eylemciler ile eleştirel düşünürler arasında, örneğin ağlar konusunda, “Polanyici” duruş yükselişe geçmiştir. Burada mücadele, bilgiyi tekellerine alanlar ile bilginin özgür dolaşımı için verilen liberter ya da neoliberal sözler arasında tanımlanır olmuştur. Bu nedenle, Web 2.0, “hacker etiği” ile “anarko-kapitalizm” ittifakının olumlanmasıdır; tekelcilik ve fikri mülkiyete karşı “sanal topluluk”un savunulması, aynı zamanda sömürü ilişkilerinin devam etmesidir.

O halde sorun, mülkiyet ilişkilerinden üretim ilişkilerine geçişte, ortak olan sorununu uygun yere yerleştirmektir. Pek çok düşünür, “kültür”ün ya da “antropolojik açıdan ortak olanlar”ın önemini göklere çıkarırken, “ekonomizm”i, Marx ve işçiciler açısından üretim biçimi kavramının merkezi konumu olarak tanımlar.[8] Ancak bu, tam da bu kavramın, emek kavramında olduğu gibi, onlara göre “ekonomizm” olarak yorumlanmasıdır; sermaye bir toplumsal ilişki olmadığından, toplumun kontrol etmek zorunda olduğu pek çok aktörden biri haline gelir. “Kültür” ya da “antropoloji”, yaşam biçimleri ve öznellik ifadeleri durmaksızın ele geçirilir ve bunlara bir değer atfedilir. Üretim ilişkilerinin dışarısında hiçbir şey kalmamıştır; hem ele geçirmenin hem de sömürünün gerçekleştiği yer burasıdır; ancak burası aynı zamanda direniş ve özgürlük alanıdır. Burası, ortak olana ait üretimin çifte statüye sahip olduğu yerdir.

Bu nedenle, ortak olanlara yönelik “Polanyi yanlısı” bir bakış açısı tanımladığımız yerde, özneler, sermaye ve metanın dış saldırısına karşı kirlenmemiş antropolojik ve doğal bir uzamı koruyan bireyler ve toplumdur. Bireyler, Aydınlanma modernitesinin evrensel öznesi ile devamlılık halindeyken, toplum, organik bir bütündür; her ikisi de, felaket riski karşısında insanlığın korunmasına denk düşen genel zekanın taşıyıcısıdır. Ancak, “hacker etiği” ile “anarko-kapitalizm” arasındaki ittifakın başarısız olması ya da ikincisinin birincisini ele geçirmesi durumunda, aynı düşünürler, “ekonomi”ye karşı “toplum”un güvencesi olarak ya da kendisini savunamayan “toplum”un yerine geçmesi için rahatsız edici Devlet hayaletini yardıma çağırırlar. Topluluk, tutucu bir şekilde kimliğini, mitolojik açıdan ortak olanlarını yalnızca sermaye ve metalardan ibaret olmayan küreselleşme saldırısından, ancak öncelikle emek ve göçmen hareketliliğinden korur. Her durumda, politika, en kötüsünden sakınmak zorunda olan olumsuz bir ütopya ve normatif bir proje haline gelir. Söz konusu olan, ortak olanın gücünün örgütlenmesi değil, kısıtlanması ya da “küçülmesi”dir. Bu, bilgi üretiminin zenginlik ve bolluğunun aksine kıtlık ilkesine dayalı hukuki bir kavrama ayna tutan bir ortak olanlar imgesidir. Sınır, sermayenin kendisidir.

Bununla beraber, bilişsel kapitalizmde bilgi doğasından koparılmalıdır. Özü için herhangi bir fazlalık oluşturmaz; ancak bilgi canlı emekte somutlaştığından, yalnızca üretimde bir ortak olan haline gelir. Aslında, tekilliklerin ortak olarak sahip olduğu şey, soyut bir insanlık fikri değil, bu tekilliklerin kuruluşlarının çatışmalı belirsizliğindeki somut ve kendine özgü ilişkileridir. “Biyo-sermaye” (örneğin, biyo-teknolojilere yatırılan sermayenin değerleme süreçlerinin geliştiği toplumsal ilişkiler[9]) tarafından temellük edilen yaşam dahi, doğal bir unsur ile tanımlanamaz. Patent altına alınan, bedendeki kendinde genom ya da tek tek beden parçaları değil, bunlar üzerine bilgi üretimidir. Biyo-şirketlerde değerleme, bilgi ve veri aracılığıyla, yaşamın kendisinin üretiminde gerçekleşir. Bu nedenle, bilgi gibi genom da, (değerleme sürecinde fikri mülkiyet sisteminden daha önemli olan) paranın finansallaşma sürecinde soyutlanması ile birleşen, yaşamın soyutlanmasıdır. Bu iki soyutlamanın birleşmesi, canlı emeğin üretimi ile ele geçirilen “kapitalist ortak olan”ı meydana getirir.

Bu nedenle, canlı emeğin devamlı olarak ürettiği ve yeniden ürettiği otonom elbirliğinden, ortak olanından başka savunacak hiçbir şeyi yoktur. Ayrıca, sözde doğal ortak olanların (topraktan suya kadar), canlı emeğin otonomisi ile kapitalist ele geçirme arasındaki ilişki ile belirlenen gerilim düzleminde durmaksızın üretilip tanımlandıklarından, doğal olan hiçbir şeyleri yoktur. Beverly Silver tarafından önerilen ikili şema[10] ikna edici olmaktan uzaktır. Silver, işçi hareketleri tarihindeki iki tür rahatsızlığı birbirinden ayırır: Bir yanda “Polanyici türdeki”, diğer yanda “Marksist türdeki” rahatsızlık. Birincisi, el koyma ve proleterleşme süreçleri karşısında işçilerin sürekli değişen bir devinim içerisinde verdiği tepki ile nitelenirken, ikincisi ise, üretim örgütlenmesinin değiştiği birbirini izleyen aşamalardaki sömürü ilişkilerinde karşılığını bulur. Ancak, bilişsel kapitalizmde, bilgiye el konulmasına karşı direniş dolaysız olarak sömürü ilişkilerine karşı verilen mücadeledir; çünkü bu, bilişsel üretimin kolektif kontrolü sorununu, yani kapitalist el koymaya karşı ortak olana ait üretim üzerindeki kolektif kontrol sorununu ortaya çıkarır.

 

3. Ortak, O Halde Evrensel Değil: Yani, Ortak Olan, Bir Sınıf Kavramıdır

Ortak olan ve ortak olanlara yönelik farklı yorumlar, özne sorununu içinde barındırır. Toplum, topluluk, birey, “üreten tüketici”. Tüm bu özneler, evrensel olan düşüncesini farklı yollarla yeniden ortaya koyar. Sermaye ve metalaşma karşısında savunulacak olan evrensel bir insanlıktır. Modernitenin tarihsel öznesi olan yurttaş, Marx tarafından emek gücü kavramı ile parçalanmıştır. Marksist ve sosyalist gelenek, yeni bir evrensel olan figürünü, genel zekanın taşıyıcısı olan sınıfı yeniden ortaya koyar. Operaismo (işçicilik, ç.n.) bunu parçalar. İşçi sınıfı, insanlığın kaderi ile ilgilenmez; çünkü kapitalist ilişkiler içerisinde ve karşısındaki parçalı bir öznedir. Bir soyutlaması, İki antagonist parça arasındaki antagonizma içerisinde parçalanır. İşçi sınıfı, iktidarı ele geçirmek isteyen güçtür; sermaye ise, gücü sömüren iktidardır. Birincisi efendi, ikincisi köledir. Ancak, Aufhebung (içererek aşma, ç.n.) hiçbir şekilde mümkün değildir. Evrensel özne gibi diyalektik de, işçi mücadeleleri ve parçalı olanın isyanında kesinlikle ölmüştür.

Bu nedenle, ortak olan sorununu sınıf antagonizmasına yerleştiriyoruz. Ancak, sosyolojik ya da nesnel bir sınıf imgesine atıfta bulunmuyoruz. Sınıf, çatışma dışında var olmaz. Mario Tronti’nin deyişiyle: “Sınıf mücadelesinin olmadığı yerde sınıf yoktur.” Benzer bir şekilde Althusser de, mücadelenin sonradan gelmediğini, ancak sınıfların bölünmesini sağladığını ileri sürmüştür. Buna dayanarak, biz de işçici gelenekte sömürü ilişkisinin maddi yapısı ile antagonist özneleşme süreci arasındaki çatışmalı ilişkiye işaret eden sınıf bileşimi kategorisini[11] kullanıyoruz. İşçiciler, iş gücünün kapitalist eklemlenmesi ve hiyerarşileştirilmesine dayalı olan teknik bileşim ile sınıfın otonom özne olarak kurulması süreci anlamındaki politik bileşimi birbirinden ayırmıştır. Bu yorumda, emeğin sermaye tarafından sonradan bölünerek yabancılaştırılan ve bu nedenle yeniden düzenlenmesi gereken özgün birliği fikri ya da kendinde sınıf ve kendi için sınıfı yeniden bir araya getirmek için sergilenecek bilinç fikri söz konusu değildir. Aslında, teknik ve politik bileşim arasında ne simetri ne de diyalektik altüst oluş vardır; bunun nedeni de, sınıfın, öznel kuruluşunun maddi ve olası tarihsel koşulları öncesinde var olmamasıdır. Bu kuruluş, hem olabilirlik koşuludur hem de mücadele sırasında söz konusu olur.

Ancak, “Fordist” fabrikanın uzam-zamanı ve kendine özgü bir işçi figürü ile belirlenen operaismo, özgün bir bağlamda oluştu. Canlı emeğin bileşimi son dönemlerde dünya çapında verilen mücadeleler ile şekillendiğinden, bugün onları radikal bir şekilde yeniden düşünmek zorundayız. İşçi mücadeleleri, sömürgecilik karşıtı ve feminist mücadeleler, sermayeyi küresel hale gelmeye zorladı. Artık dışarısı diye bir kavram ve içerme ile dışlama arasındaki diyalektik ortadan kalkmıştır; iş gücü sömürüsü ve hiyerarşileştirilmesi, farklılaşan içerme süreçleri üzerinden gitmektedir. Bu, sınıf bileşiminin kapitalist toplumsal ilişkiler içerisinde ve karşısındaki yeni zaman-uzam düzlemidir. Canlı emeğin bileşimi, evrensel olana indirgenemeyecek farklılıkların olumlanmasına dayandığından, esas olarak heterojendir. Ancak, bu heterojenlik canlı emeğin ortak bileşimi olanağının önüne geçer mi? Ortak olan üretim sistemi içerisinde merkezi hale geldiğinde, sınıf kavramını yeniden düşünmemize yardımcı olan soru tam da budur.

Aslında, tekillikler sözde kökenlerine ve aidiyet kategorilerine (etnik, cinsiyet, komüniter, bölgesel, mesleki, toplumsal grup vb.) sabitlendiğinde, farklılıklar kendilerini ayırıcı bir şekilde eklemleyebilir. Bunun emek piyasasındaki bölümleme ve farklılaşan içerme mekanizmalarını, örneğin belli bir politik bileşim ile belirlenen canlı emek krizini yönetmek için kapitalizmin verdiği karşılığı, sürdüren teknik bileşim olduğunu kabaca söyleyebiliriz. Çatışma, bu çerçevede, kimlik politikası, yani hiyerarşinin kendisini tartışma konusu etmeksizin kapitalist hiyerarşide farklılık olarak tek bir statü ve konumun kabul görmesi talebi haline gelme riski taşır. Sonuç olarak politik bileşimi, Jacques Rancière’in[12] deyişiyle, farklılaşan içerme mekanizmalarındaki konumun sözde doğallığına ilişkin bir “kimliği parçalama” süreci olarak yeniden tanımlayabiliriz. Bu, teknik bileşimin parçalanması ve anlamını ortak olanın üretiminde bulan bir güç hattında yeniden bileşimidir. Bu güç hattı sınıfın kendisidir. Bu bakımdan, sınıf olmaktan değil sınıf haline gelmekten bahsedebiliriz.

Bununla beraber, dikkat etmek zorunda olduğumuz şeyler vardır. Teknik ve politik bileşim arasındaki asimetri, iki kategorinin ayrılacağı anlamına gelmez. Bunlar açık süreçler olduklarından, çoklu öznellik üretimi biçimleri ve kapitalist değerleme mekanizmaları tarafından devamlı olarak kurulur ve gerilime sokulurlar. Bu nedenle, teknik bileşim yalnızca kapitalist tahakküm tarafından yapılandırılmaz; bunun yanı sıra çatışmalı bir dinamiğin geçici resmidir ve durmaksızın yıkılmaya açıktır. Aynı anda, politik bileşim de kendi başına şirket talepleri ve yeni kimlik kapatmalarının dışında değildir; ortak olana ait mücadeleler ve üretim tarafından belirlenen yeni ve güçlü bir alana işaret eder. Bu nedenle, meselenin can alıcı noktası, iki sürecin açık ve tersine çevrilebilir ilişkisinde –yerleşmiş ve tarihsel olarak belirlenmiş– seçimi yapmaktır. Söz konusu ilişki, bir yandan işçiler ile sermaye arasındaki “Fordist” fabrikaya dayalı ilişkinin uzam-zaman doğrusallığının sonunda karışıp karmaşıklaşmışken; öte yandan, bugün kesinlikle canlı emeğin otonomisi ile kapitalist boyunduruk, ortak olanın üretimi ile kapitalist ele geçirme arasındaki mücadele içerisindedir.

Bu nedenle, otonomi ve tekilliğin güçlü gelişimi, sınıfçılık sonrası toplumun[13] bir sonucu değil, antagonist bir toplumsal ilişkide söz konusu olan şeydir. Parçalılığın saldırısı, canlı emeğin bileşimini sağlar; ancak bu, onların ortak olanda bir araya getirilmesinin olanaksız olduğu anlamına gelmez. Aslında evrensel olan, farklılıkların soyut bir özneye, her ikisi de Devlete gönderme yapan liberal anlamdaki birey ile sosyalist anlamdaki kolektife indirgenmesi demektir. Ortak olan, tekillik ile çeşitlilik arasında yeni bir ilişkinin kurulmasıdır; başka bir deyişle, tekillik, farklılığından vazgeçmeden başka tekilliklerle bir araya gelebilir. Bu nedenle, ortak olandaki politik bileşim, kapitalizmin iş gücünü yeniden eklemlemesinin reddidir; kapitalist komuta altında geçici olarak ele geçirilen ve yeniden düzenlenen canlı emeğin otonom gücünün özgürleşmesi ve ortak olan düzleminde yeniden bileşimidir. Bir formül vermek gerekirse, evrensel olan değil ortak olan, bireysel olan değil tekillik, doğal olan değil çeşitlilik.

 

4. Ortak Olan, Ütopya Değildir: Özel Olan ile Kamusal Olan Arasındaki Diyalektiğin Ötesinde Yeni Bir Antagonizma ve Komünizm Zamansallığı Tanımlar

Finansallaşmanın, iktisatçılar tarafından atfedilen ve bir döngü sonunda ortaya çıkarak reel ekonomiyi takip edip onu karşıdan dengeleyen klasik role artık sahip olmadığını söylemiştik. Bugün finansallaşma, döngünün bütününe yayılmaktadır; kapitalist birikim ortak olanın ele geçirilmesine dayalı hale geldiğinde, finansallaşma reel ekonominin ta kendisi olmuştur. Bilişsel emek ile küresel kapitalizmin zaman-uzam koordinatları değişirken, yalnızca döngü şemasından faydalanmak hâlâ olanaklı mıdır? Ampirik olarak, son on beş yıldır krizlerin birbirini daha da hızla takip etmesini (Güneydoğu Asya piyasalarının çatırdamasından Nasdaq’ın çöküşüne ve son olarak subprime krizine kadar) incelediğimizde, yanıt oldukça basittir: Hayır, olanaklı değildir. Kriz, bundan böyle döngünün bir aşaması değil, sermaye gelişiminin daimi bir koşuludur. Kapital’in üçüncü cildindeki Marx’ın izini sürdüğümüzde, “sermayenin komünizmi”ni, kapitalist üretim biçimi içerisinde sermayenin özel mülkiyet anlamında ortadan kaldırılması olarak tanımlayabiliriz. Bu, ortak olanın, rant simgesi altında ve toplumsal elbirliği tarafından yaratılan değerlerin giderek daha fazla kısmını temellük edecek güç amaçlanarak, sermayenin doğrudan müdahalesi olmaksızın ele geçirilmesi ve başkalaştırılmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında, “sermayenin komünizmi” kamusal olan ile özel olan arasındaki diyalektiğin ötesine geçer; bunlar, kapitalist madalyonun her iki yüzüdür. Örnek olarak, üniversitelerde yaşanan ve genellikle şirketleşme kategorisinde özetlenen dönüşümleri ele alabiliriz. Açıkça belirtmek gerekirse, bu yalnızca özel fonların kamu üniversitelerindeki egemenliği ya da hukuki statüsü anlamına gelmez. Bunun asıl anlamı, üniversitenin bizatihi kendisinin, eğitim ve bilgi piyasasında rekabet edebilmek için, maliyet ve kâr hesabı, kâr mantığı, girdi ve çıktıya dayalı bir şirket haline gelmek zorunda olduğudur. Bu bağlamda, bilgi şirketleri –üniversitelerden çokuluslu biyo-teknoloji şirketlerine kadar– borsa ve değerlendirme kuruluşlarında giderek daha önemli bir kâr, değerleme ve ölçü kanalına sahiptir ve küresel eğitim ve bilgi piyasası hiyerarşilerindeki ana aktörlerdir. Bunun yanı sıra, seksenli yıllardan bu yana, Yeni Kamu Yönetimi teorisi, şirket araçları ve mantığının kamu sektöründe ortaya çıkışını haklı göstermek üzere bir “düşünce” ve “felsefe” hareketi olarak varlığını sürdürmektedir. Amerika bağlamında, kamu üniversiteleri özel fonları artırırken, özel üniversiteler eyalet ve federal fonlar almaktadır. İtalya’da, şirketleşme yönelimi, paradoksal biçimde devlet üniversitesi sistemindeki bir tür “feodal güce” dahil olmaktadır. Ancak, bu iki unsur arasında herhangi bir çelişki yoktur. “Feodal güç”, kimi açılardan (kendine has anlamıyla) İtalyan tarzı şirketleşme olmuştur.

Şimdi, bugün yaşanan krizin kökeninde yatan ve “bilgi ekonomisi” ile finansallaşmanın tümüyle iç içe geçmesine açık bir örnek olan borç sorununu ele alalım. Artan ücret, klasik dışlama mekanizmalarına dönüşü işaret etmez; çünkü kayıtlar da artış gösterir, ancak borç sistemi üzerinden, yani iş gücü değerini düzenleyecek bir başka seçici süzgeç üzerinden artar. Bu, genellikle maaşın gerçekten alınmasından önce maaşın düşürülmesidir. Bununla birlikte, eğitim ve bilgi indirgenemez toplumsal ihtiyaçlar olduklarından, refahın finansallaşması, ihtiyaçları bireysel olarak realize etme ve ortak olan olarak üretileni ele geçirme yoludur. Ancak bu, sistemin daima kırılgan oluşunun da ilk örneğidir. Aslında borçların ödenememesi, küresel ekonomik krizin öznel kökenlerinden biridir.

Bu nedenle, kapitalist üretim biçimini oluşturan ve farklılaşan zamansallıklar, artık somut ve ters haldeki “sermayenin komünizmi” biçiminde bir finansallaşma içerisinde özel olan ile kamusal olan arasındaki modern diyalektiğin üstesinden gelecek yeni bir paradigma bulmuştur. Sonuç olarak, üniversitenin şirketleşmesine karşı bir hareketlilik, yalnız neoliberal sermaye tarafından değil hareketler tarafından da krize sokulmuş olan kamusal modelin savunulması olamaz. Gerçekten de, İtalyan “Aykırı Dalga” (“Anomalous Wave”) hareketinin, küresel ekonomik krize gönderme yapan “krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” sloganı, “kamu üniversitesi krizinin faturasını biz ödemeyeceğiz” anlamına da gelir. Şirketleşmeye karşı muhalefet, kamusal ile özel, devlet ile şirket arasındaki alternatifin, yani tarihsel kapitalist gelişmenin karşısında değil içerisindeki bir alternatifin ötesine geçme sorununu ortaya koyar. Ortak olana ait üretim, geçmişe dair hiçbir özlem duymaz.

Antagonizmanın yeni niteliğini belirlemek amacıyla, yanıltıcı bir şekilde özel olana karşı kamusal olana başvurmanın ötesinde, zamansal vektörün, küresel sermaye koordinatlarında yaşanan bu dönüşümlerdeki merkezi konumuna işaret ediyoruz. Geçmişe duyulan özlem yalnızca tutucu ya da en azından etkisiz olma riskini taşımakla kalmaz, belirsiz bir şekilde gelecekteki değişimlerin zayıf olması riskini de içerir. Bu, bir yandan yaşamın güvencesizliğinin “deneyim uzamı”nı[14] dağıttığı bir tür sonsuz şimdiki zamanda çöküntüye uğrarken, bir yandan da artık tarihselci anlatının doğrusallığıyla damgalanmayan yeni bir uzam açar. Geçmişin değişmez değerinin yanı sıra, –hem Katolik hem de Sosyalist geleneğin paylaştığı ölümden sonrasına ilişkin görüşlerde yoğunlaşan– gelecek ve onun ilerici kaderinin beklenmesi, kurumların durağanlaştırılarak korunması amacını taşır. Bu ve “kıyamete ilişkin beklentinin tekrarlanan yapısı”[15] arasında apaçık bir benzerlik vardır; dünyanın sonu ve “geleceğin doğuşu” devamlı ertelenerek, mevcut çatışmalar ve özgürlük talepleri bir biçimde etkisiz kılınır. Bu çatışmalar ve özgürlük talepleri, zamansal çerçeveyi değiştirir, bir ivme ortaya koyar, geçmiş ile gelecek arasındaki normatif ilişkinin çöküşünü kışkırtır ve tarihi bugünden, durmaksızın yeniden açar.

Son olarak, politika kavramı, bu yeni zamansallık içerisinde, pek çok post-kolonyal düşünür tarafından tam da “ikincil” özneleri “tarihin bekleme odası”na hapseden[16] tarihselci düşünceye radikal bir meydan okuma alanı olarak tariflenen yeni bir nitelik kazanır. Bu politika öncesi “aşama”, ya da politikanın yalnızca temsiliyet politikası olduğunu düşünenlerce yaygın olarak kullanılan retoriği kullanırsak, politik olmayan “aşama”, öznellik ve öznelliğin politik kuruluşunun zamanı olarak “şimdi”nin istilası ile kesin olarak yarılır. Canlı emeğin bugünkü figürleri, “henüz gelmeyen vakit”i beklemeye gerek duymaksızın, ereksel olarak kendi uğraklarına geldiklerine inanarak ve eylemlerini temsili aktörlere ya da Devlet egemenliğine havale etmek zorunda kalmaksızın, bugünleri üzerine eksiksiz olarak verecekleri kararla, geleceksizliği tersine çevirebilirler. Geleceğin bugünle normatif ilişkisinin yarılması sırasında, idealizme ait son bilinç kalıntıları da dağılmaktadır. Dönüşüm, artık tarihsel zorunluluk ve farkındalığın doğrusal olarak ilerlemesi değildir; canlı emeğin otonomisi ile kapitalist ele geçirme arasındaki gerilim boyunca, bütünüyle öznellik ve ortak olan üretimine içkindir. Bu nedenle, ortak olan bir ütopya değildir. Klasik tanımını izlersek; var olmayan ya da gelecekte var olacak bir yer değildir. Ortak olan yalnızca vardır ve özgürleşmeyi talep etmektedir. Özel olan ile kamusal olan arasındaki kapitalist diyalektiğin ötesinde, Marx’ın sözlerini yeniden ifade etmek gerekirse; ortak olan, tekil mülkiyetin temeli olarak kolektif mülkiyettir. Hic et nunc (Burada ve şimdi).

 

5. Ortak Olan Örgütlenmelidir: Ortak Olanın Kurumları

Bu dönüşümlere dayanarak, yeniden düşünmemiz gereken bir başka ana operaismo kategorisi vardır: eğilim. Ya da daha iyi bir ifadeyle, bu kategoriyi yeniden düşünmeli ve yöntemini yenilemeliyiz. Canlı emeğin bileşiminin heterojenliği ve başladığı noktayı, örneğin ilksel birikimi, durmaksızın yinelemek için sermayenin ele geçirdiği farklılaşan zamansallıklar çerçevesinde, eğilim, ilerici olmayan bir olanaklar alanı belirlenmesidir. Sermaye, her gün –Benjamin’in deyişiyle– canlı emeğin hareket ve elbirliğinin “heterojen ve dolu zamanını” değerin “homojen ve boş zamanına” çevirmek zorundadır. Naoki Sakai’nin “aynı dilden çeviri” ile “farklı dilden çeviri” arasında yaptığı ayrımı izleyen Sandro Mezzadra, bunun politik bir alet olarak kullanılmasını önerir.[17] Eski biçimde, beyanda bulunan özne bir başkasıyla, kendi dilinin olduğu kadar dinleyicinin de dilinin durağan ve homojen olduğunu varsayarak konuşur. Farklılıkları kabul eder; ancak bunları sözde özgün bir topluluğa geri götürür. Bu nedenle, çeviri, temsiliyet ve dolayım rolüne sahiptir; böylelikle beyanda bulunan öznenin dilinin önceliği ve egemenliği yeniden olumlanır. Farklı dilden çeviride, başlangıç noktası, “anadil”den bağımsız olarak sürecin her parçasına yabancı olmaktır. Bu, hareket halindeki öznelerin dilidir. Farklılıklar, kendilerini ancak ortak bir sürecin içerisinde düzenler. Temel teşkil eden değil, ancak kesinlikle söz konusu olan dilin kendisidir.

Bu nedenle, ortak olan daima çeviri içerisinde örgütlenir; ya aynı dilden çeviri, yani canlı emek/bilginin soyut emek/bilgiye indirgenmesi aracılığıyla ya da yeni canlı emek öznelerinin indirgenemez çeşitliliğini içerecek sınıf bileşimini oluşturan farklı dilden çeviri aracılığıyla. Mücadelelerin sahip olduğu heterojenlik, mücadelelerin iletişim kurması fikrini kesinlikle geçersiz kılar; ancak bu, mücadelelerin bileşiminin olanaksız olduğu anlamına gelmez. Aksine bu bileşim, yeni bir dile, ortak olanın diline çeviri biçimini alır. Başka bir deyişle, farklılıklar kendi başlarına antagonizma araçları değildir. Farklılıklar kimliğe, soyut bir kökene ve sonuç olarak yalnızca farklılıkları üzerinden ifade edilmeye indirgendikleri takdirde, merkezsizleştirilerek ehlileştirilir[18] ve kapitalist makinede birikerek değer diline çevrilir. Kapitalist çevirinin engellenmesi, canlı emeğin politik bileşimi ve otonomisinin uzamını açar. Bu düzeyde, eğilim, yeni bir unsurlar topluluğu oluşturan süreksizlik noktalarının birbirine bağlı olması üzerinden tanımlanır. Bu unsurların “genel aydınlanması” ve gelişme düzlemleri, ortak üretimin çeviri dispozitiflerine ilişkin çatışmalarca belirlenir.

Otonomi ile ele geçirme arasındaki antagonist ilişkiden başlayarak, ortak olanın kurumları sorusunu yöneltebileceğimiz bağlam burasıdır. Bu kurumlar, asla “mutlu bir adacık” hayali ya da sömürü ilişkilerinden kendisini koruyan özgür bir topluluk anlamına gelmez; günümüz küresel kapitalizminde, artık dışarısı diye bir kavram yoktur. Bu kurumlar, kapitalist ele geçirmenin kırılması sırasında ortak normlar üretme amacıyla, bütünüyle toplumsal elbirliği içerisinde, canlı emek/bilginin otonomi ve direnişinin örgütlenmesi, ortak komuta ve yönetimin belirlenmesi gücüdür. Bunlar, kriz ve karar, kurucu süreç ve somut politik biçimler, olay ve örgütsel tortulaşma, kırılma ve ortak üretim arasındaki –doğrusal olmayan ve diyalektik karşıtı, heterojen ve dolu– yeni bir zamansal ilişkinin kurumlarıdır. Hirschman’ın iyi bilinen kategorilerine atıfta bulunmak gerekirse, terk etme ve sesini yükseltme, artık birbirlerinin alternatifi değildir; ancak bir yandan terk etme antagonist toplumsal ilişkiye içkinken, öte yandan sesini yükseltme ortak olana ait üretimi besler ve savunur. Ortak olanın kurumları, canlı emeğin bileşimi ve zamansallığına dayalı olduğundan, devamlı olarak yıkıcılığa kapı açar. Ortak olanın kurumları, oluşun kökeni değil örgütlenmesidir.

Konuyu, öğrenci hareketleri içerisinden iki örnekle kısaca açıklık getirelim. Birincisi, Siyah Çalışmalarıdır. Irk, Etnik, Kadın ve Lgbt Çalışmaları gibi, bu çalışmaların kökleri de akademide değil, altmışlı ve yetmişli yıllardaki hareketlerde yatar; tıpkı Post-kolonyal Çalışmaların soykütüğünün sömürgecilik karşıtı mücadelelerin alevlerine dayandığı gibi.[19] Siyah Çalışmaları, yalnızca üniversite ve yüksek öğrenimin yığınlaşması süreci anlamına gelmez; bu, bilgi üretiminin kurumsal biçiminin kontrolü üzerinden siyah toplumun kolektif otonomisinin radikal biçimde olumlanmasıdır. İktidar, baskının ötesinde, içerme araçlarını kullanmıştır. Bu, altmışlı yılların sonunda Ford Vakfı’nın, ırk bütünleşmesini savunan liderleri desteklemek için Siyah Çalışmaları programlarını farklılaşan biçimde fonlayarak Black Power (Siyah Güç) hareketinin radikal militanlarını tecrit ettiği stratejisinde çok iyi somutlaşır.[20] Kapitalist kurumsallaşma, ortak olanın kurumlarını ele geçirme ve ehlileştirme biçimidir.

Diğer örnek ise, İtalya’daki “Aykırı Dalga”dır. Bu hareketin gelişmesi, kamu üniversitesinin savunulmasına değil, son yıllardaki “öz-öğrenim” deneyimlerine dayanan yeni bir üniversitenin inşasına bağlıdır. Üniversitenin “kendi kendini reforme etmesi”nin anlamı budur. Bu hükümete ya da kimi temsili aktörlere bir yönelme teklifi değildir ve radikal konuları yumuşatma amaçlı, uysal, reformist bir pratiği ima etmez. Kesinlikle tam aksi yöndedir; radikal konuların, uzak bir gelecekte değil dolaysız olarak otonomiyi kurma amacı taşıyan örgütlü biçimidir. Çatışma ve dönüşüm düzeyinin yükseltilmesi için, güç ilişkilerinin birleştirilmesidir.

Siyah Çalışmalarında olduğu gibi, “muhalif bilgiler”[21] ile öz-öğrenim deneyimleri de ele geçirmeden asla muaf değildir. Aslında akademik yönetişim ve bilginin ekonomi politiği, kendi kapsadıklarıyla yaşarlar. Başka bir deyişle, yönetişimin sorunu dışlama değil, en ciddi ve radikal konuların ehlileştirilmesidir. Kapitalist yönetişimin, ortak olanın ele geçirilmesinin kurumsal biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, direniş olmadan önce yönetişim vardır. Bu yine, yönetişimin eksiksiz bir kontrole dayalı olmadığı, ancak daimi bir kriz içerisinde kendisini yeniden ürettiği anlamına gelir. Yapısal olarak, düşmanının yaratıcı gücüne dayalıdır. Bu, yönetişimi açık ve durmaksızın tersine çevrilebilir bir süreç haline getirir.

Özetleyecek olursak, modernitede kamu, hepimiz tarafından üretilen bir şeydir ve hiç kimseye ait değildir ve bu nedenle de Devlete aittir. Ortak olanın kurumları, hepimiz tarafından üretilen şeylerin kolektif temellükünün örgütsel gücüdür. Carlo Vercellone’nin mecazi olarak söylediği gibi, kesinlikle finansı taklit etmeliyiz: Devlet ve şirketleri “rehin” almak nasıl mümkün olur? Başka bir deyişle, kamusal olan ile özel olan arasındaki kapitalist diyalektik içerisinde donmuş halde bulunan toplumsal zenginlik, kaynaklar ve güçleri kolektif olarak yeniden temellük etmek nasıl mümkün olur? Yeni refah sorunsalı, yani kapitalist rant tarafından ele geçirilenleri yeniden temellük etme sorunsalı budur ve bunun “Aykırı Dalga” hareketinin asıl konularından biri olması da rastlantı değildir.

Artık, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki eski çelişkiyi, diyalektik karşıtı bir biçimde yeniden tanımlayabiliriz. Daha önce söylediğimiz gibi, sermaye, üretici güçlerin üretim ilişkilerinden otonom hale gelmesini engellemek amacıyla, kontrol edip ele geçiremediği zenginlik üretimini sınırlandırmaya mecburdur. Ortak olan toplumsal ilişkinin merkezine yerleştiğinde, sömürü üzerinden yürütülen mücadeleler ile özneleşme üzerinden yürütülen mücadeleler arasındaki Foucault tarafından önerilen ayrım yeniden formüle edilmeli, öznellik üretimi üzerinden yürütülen mücadelelerin dolaysız olarak sömürü karşıtı mücadeleler olduğu ve bunun tersinin de böyle olduğu kabul edilmelidir. Bu noktada, özgürlük sözcüğünü materyalist anlamda yeniden düşünebiliriz. Özgürlük, ancak tekillik ile ortak olan arasındaki ilişkide, zenginlik üretimi ve canlı emeğin gücünün özörgütlenmesi üzerindeki kolektif kontrolde somutlaştığı takdirde, radikal bir sömürü eleştirisi haline gelebilir. Özgürlük, kapitalist gelişmenin kırılması sırasındaki üretici güçlerin özgürlüğü ve farklı bir oluşa, örneğin farklı bir eğilime, açık olmaktır. Bu ortak bir özgürlüktür, çünkü parçalıdır/kısmidir. “Kapitalist ortak olan”ın, yani değişim değeri soyutlamasının kırılması, mitolojik “ortak mallar”da bulunan kullanım değerine dönüş değil, ortak olana dayanan, ortak olan tarafından devamlı olarak kurulan ve radikal bir özgürlük ve eşitlik bileşimini yeniden keşfeden yeni bir toplumsal ilişkinin inşasıdır.

Bu düzeyde bir teorik ve politik kumar, sözde “yegâne düşünce” (“pensiero unico”) tarafından parçalanmış yeni canlı emek öznelerinin pasifliğinden son otuz yıldır bahsedenlerin gözünde gereğinden fazla vurgulanmış ya da gerçek dışı görünebilir. Belki de haklıdırlar. Bununla beraber, küresel sermayenin bugünkü krizi, neoliberal sistemin kırılganlığını ve bu nedenle, kendisini “yegâne düşünce” olarak dayatma gücü iddiasının sorunsallığını sergilemektedir. Bununla ilgili olarak, Marx’ın 9 Aralık 1851 tarihinde Engels’e verdiği yanıt akla gelir. Dostunun, Louis Bonaparte’ın darbesine karşı koymayan Parislilerin “budalaca ve çocukça” davranışları ile ilgili olarak hayıflanması karşısında, Marx, “Proletarya gücünü korumuştur” şeklinde karşılık verir; çünkü proletarya, burjuvaziyi orduyla uzlaştırarak güçlendirecek ve işçiler açısından Haziran’daki ikinci bir yenilgi anlamına gelecek bir ayaklanmaya kalkışmaktan uzak durmuştur. Sözde pasiflikleri içerisinde kitlesel işçiye dönüşecek olan ellili ve altmışlı yıllardaki işçiler ile benzer biçimde, bir güç düzleminde –ortak olan düzleminde– olası terse çevrilebilirlik hatlarını bulmamız ya da ortak olarak araştırmamız gereken yer, belki de canlı emek öznelerinin son otuz yılda sergilediği görünüşteki pasifliktir. İstencin kötümserliği ve zekanın iyimserliği ile öğrenmemiz gereken yeni dil budur.

 

 

Gigi Roggero

Çev.: Uzun

 

 

 

SPOTLAR

 

Ortak olan canlı emeğin gücü ve otonomisine dayalıdır, ancak aynı zamanda sermaye tarafından da sömürülür

 

Bugün, canlı emek ile ölü emek arasındaki klasik ilişki, canlı bilgi ile ölü bilgi arasındaki ilişkiye dönüşme eğilimindedir

 

Ortak olan, hem elbirliğinin kaynağı ve taslağı, hem canlı emeğin bileşimi ve otonomisi sürecinin ortamı, hem de öznellik ve toplumsal zenginlik üretiminin düzlemidir

 

“Üreten tüketici”nin elbirliği, müşterilere yüklenen iş gücü maliyetlerinin sıfırlanması anlamına gelir. Böylece özgür yazılım, özgür emek anlamına gelir; “üreten tüketici” ise ücretsiz işçidir

 

Kapitalizm belki mülkiyeti terk edebilir, ancak komutayı (ya da kontrolü) asla!

 

Ortak olanlara yönelik “Polanyi yanlısı” bir bakış açısı tanımladığımız yerde, özneler, sermaye ve metanın dış saldırısına karşı kirlenmemiş antropolojik ve doğal bir uzamı koruyan bireyler ve toplumdur

 

Bilişsel kapitalizmde bilgi doğasından koparılmalıdır

 

Canlı emeğin devamlı olarak ürettiği ve yeniden ürettiği otonom elbirliğinden, ortak olanından başka savunacak hiçbir şeyi yoktur

 

Modernitenin tarihsel öznesi olan yurttaş, Marx tarafından emek gücü kavramı ile parçalanmıştır

 

Evrensel özne gibi diyalektik de, işçi mücadeleleri ve parçalı olanın isyanında kesinlikle ölmüştür

 

Artık dışarısı diye bir kavram ve içerme ile dışlama arasındaki diyalektik ortadan kalkmıştır; iş gücü sömürüsü ve hiyerarşileştirilmesi, farklılaşan içerme süreçleri üzerinden gitmektedir

 

Kriz, bundan böyle döngünün bir aşaması değil, sermaye gelişiminin daimi bir koşuludur

 

Şirketleşme, üniversitenin bizatihi kendisinin, eğitim ve bilgi piyasasında rekabet edebilmek için, maliyet ve kâr hesabı, kâr mantığı, girdi ve çıktıya dayalı bir şirket haline gelmek zorunda olduğudur

 

Borçların ödenememesi, küresel ekonomik krizin öznel kökenlerinden biridir

 

İtalyan “Aykırı Dalga” hareketinin, küresel ekonomik krize gönderme yapan “krizinizin faturasını biz ödemeyeceğiz” sloganı, “kamu üniversitesi krizinin faturasını biz ödemeyeceğiz” anlamına da gelir

 

Ortak olana ait üretim, geçmişe dair hiçbir özlem duymaz

 

Farklılıklar kendi başlarına antagonizma araçları değildir

 

Ortak olanın kurumları, canlı emeğin bileşimi ve zamansallığına dayalı olduğundan, devamlı olarak yıkıcılığa kapı açar

 

Kapitalist kurumsallaşma, ortak olanın kurumlarını ele geçirme ve ehlileştirme biçimidir

 

Ortak olanın kurumları, hepimiz tarafından üretilen şeylerin kolektif temellükünün örgütsel gücüdür

 

Sermaye, üretici güçlerin üretim ilişkilerinden otonom hale gelmesini engellemek amacıyla, kontrol edip ele geçiremediği zenginlik üretimini sınırlandırmaya mecburdur

 

Özgürlük, ancak tekillik ile ortak olan arasındaki ilişkide, zenginlik üretimi ve canlı emeğin gücünün özörgütlenmesi üzerindeki kolektif kontrolde somutlaştığı takdirde, radikal bir sömürü eleştirisi haline gelebilir

 

Küresel sermayenin bugünkü krizi, neoliberal sistemin kırılganlığını ve bu nedenle, kendisini “yegâne düşünce” olarak dayatma gücü iddiasının sorunsallığını sergilemektedir

 



[1] Vercellone, C. (Ed., 2006), Capitalismo cognitivo. Conoscenza e finanza nell’epoca postfordista, Rome: Manifestolibri.

[2] Marx, K. (1973), Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy, New York: Vintage. [Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma, çev: Sevan Nişanyan, Birikim Yayınları, 2008]

[3] Alquati, R. (Ed., 1976), L’università e la formazione: l’incorporamento del sapere sociale nel lavoro vivo, “Aut Aut” içinde, sayı 154.

[4] Read, J. (2003), The Micro-Politics of Capital: Marx and the Prehistory of the Present, Albany: State University of New York Press, s. 102.

[5] Benkler, Y. (2006), The Wealth of Networks: How Social Production Transforms Markets and Freedom, New Haven: Yale University Press.

[6] Mezzadra, S. (2008) La condizione postcoloniale. Storia e politica nel presente globale, Verona: Ombre Corte.

[7] Polanyi, K. (1944) The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time, Boston: Beacon Press. [Büyük Dönüşüm: Çağımızın Sosyal ve Ekonomik Kökenleri, çev: Ayşe Buğra, İletişim Yayınevi, 2000]

[8] Bkz. Revelli, M. (2001) Oltre il Novecento. La politica, le ideologie e le insidie del lavoro, Torino: Einaudi; Formenti, C. (2008) Cybersoviet. Utopie postdemocratiche e nuovi media, Milano: Raffaello Cortina Editore.

[9] Rajan, K. S. (2006) Biocapital: The Constitution of Postgenomic Life, Durham, NC-London: Duke University Press.

[10] Silver, B. J. (2003) Forces of Labor: Workers’ Movement and Globalization since 1870, Cambridge-New York: Cambridge University Press.

[11] Bkz. Wright, S. (2002) Storming Heaven: Class Composition and Struggle in Italian Autonomist Marxism, London: Pluto Press. [Gökyüzünü Fethetmek: İtalyan Otonomist Marksizminde Sınıf Bileşimi ve Mücadelesi, çev: Özgür Yalçın, Otonom Yayıncılık, 2008]

[12] Rancière, J. (1995) La mesentante: politique et philosophic, Paris: Galilée. [Uyuşmazlık: Politika ve Felsefe, çev: Hakkı Hünler, Aralık Yayınları, 2006]

[13] Bkz. Beck, U. (1992) Risk Society: Towards a New Modernity, New Delhi: Sage.

[14] Koselleck, R. (2007) Futuro passato. Per una semantica dei tempi storici, Bologna: Clueb, Bologna.

[15] A.g.e.

[16] Chakrabarty, D. (2000) Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference, Princeton: Princeton University Press.

[17] Mezzadra, S. (2008) La condizione postcoloniale, alıntı.

[18] Mohanty, C. T. (2003) Feminism Without Borders: Decolonizing Theory, Practicing Solidarity, Durham, NC: Duke University Press. [Sınır Tanımayan Feminizm: Teoriyi Sömürgeleştirilmekten Kurtarmak, Dayanışmayı Örmek, çev: Hatice Pınar Şenoğuz, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2009]

[19] A.g.e.

[20] Bkz. Rooks, N. M. (2006) White Money – Black Power: The Surprising History of African American Studies and the Crisis of Race in Higher Education, Boston: Beacon Press.

[21] Mohanty, C. T. (1990) On Race and Voice: Challenges for Liberal Education in the 1990s, “Cultural Critique” içinde, sayı 14, s. 179-208.